![]() |
| alttaki yazının kaynağı |
17.3.11
15.10.10
aptallık tartışması
Memleket Manzaraları
Çarpıtmayalım
July 24, 2007 by izlenimler
Şu ara bir aptallık tartışması var, AKP’nin yüksek oy almasını beklemeyenler “Aziz Nesin 2007-07-20-karadeniz.jpgTürk halkının % 60′ı aptaldır demişti, AKP’ye rey verenlerin durumunu açıklasa açıklasa bu açıklar” şeklinde yorumlar yapıyorlarmış. Burada ben müdahale etmek durumundayım. Müteveffa Nesin bu sözüne gelen tepkiler üzerine “hesabımı revize ediyorum, yeni oran yüzde 99′dur” şeklinde bir düzeltme yapmıştı. Peki bu gerçekçi bir durum mudur? Ben 2-3 gündür düşünüp taşınıyorum ve aşağıdaki duruma göre Aziz Nesin’inki dışında ben de bir açıklama bulamıyorum. Bakın sayın Haydar Baş (üstelik imzalı taahhütname ile) vaatlerini sıraladığı halde yüzde bir dahi oy alamadı. Son analizlerde vatandaş oyunu kömüre, ayçiçek yağına, düdük makarnaya sattı şeklinde yorumlar yapılıyor, ben de diyorum ki, şu vaatlere bakıp da oyunu satmayan ancak Aziz Nesin gruplamasında kendine yer araması gereken bir aptal olmalıdır. Üstelik Haydar Bey kaynağı da göstermişken:
[...] Kadın ve erkek her Türk Vatandaşı’na 500 YTL maaş vereceğimizi size müjdeliyor ve taahhüt ediyorum. Hanımlar hem vatandaşlık maaşı hem ev hanımı maaşı olmak üzere toplam 1000 YTL maaş alacaklar.
[...] Düşünebiliyor musunuz Gümüşhane’de tam 1 trilyon dolarlık altın rezervi var. Ama Gümüşhaneli kardeşlerim geliyor, İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de işçilik yapıyorlar. Bir lokma ekmek için gurbette çalışmak zorunda kalıyorlar. Ama onun ayağının altındaki altın rezervini bu iktidar Anatolia Minerals şirketine iktidar karşılığı hibe etti. Siz 70 milyon insana bu maaşın nereden bulacaksınız derken, elimizdeki altını yabancıya peşkeş çekenlerin icraatlarına dur diyecek, onlara el koyacak ve bunları millete ikram edeceğiz.”
CHP, MHP vs. olup bitene mazeret ararken Aziz Nesin’in sözünü eksik aktarıp çarpıtma yapmasınlar. Evet, ortada bir aptallık var ama oran daha farklıdır. Bu arada konuyu açtığım bir ahbabım Haydar beyin resmine bakarak “sırf şu kıyafet bile oy vermeye değermiş, hay salak kafam” diye dövünüyordu. Eh, son pişmanlık fayda vermez demişler. Ey Türk milleti bu kafayla daha çok kazıklanırsın sen, dua et siyasetçi küsüp de istifa etmiyor, sana 4 sene sonra bir şans daha tanıyacaklar, bari o zaman kafayı çalıştır./Fethi Sipahi Tan
----------------------------------------
yorumlar:
2.
on July 24, 2007 at 4:59 pm | Reply Muzmin Anonim
Fethi bey,
Hayir yani. Ben de buraya daha seyrek ugramak istemiyor degilim.
Baska hic bir sey icin degilse bile, surekli ‘bu adam ne yer ne icer, yirmidort saat burada nasil oluyor; yatalak midir, asalak midir’ gibi derin ve iflaholmaz sorulara ducar ve dahi aklin nedret degerini temsile mezun olan bazi mudavimlerinizin sadrine sifa olmak icin bunu yapmak istiyorum.
Ama, olmuyor. Ortaliktan bir gun kaybolacak olsam, yerimin doldurulamazligi zonk zonk zonkluyor…
Buyurun size ornek:
ben de diyorum ki, şu vaatlere bakıp da oyunu satmayan ancak Aziz Nesin gruplamasında kendine yer araması gereken bir aptal olmalıdır.
Aradabir de olsa beni oyle hayal kirikliklarina ugratiyorsunuz ki, gayr-i kabil-i telif..
Azizim, siz hangi cografyada yatistiniz?
Turkiye insaninin hasletlerinden bu derece bihaber nasil olursunuz –ya da nasil olur da o munafik akildanelere uyarsiniz?
Yani, necip halkimizin iradesini temsil eden reylerini sattigini nasil soylersiniz.
Alakasi yoktur.
AKP partizanlari halkimiza kömür, ayçiçek yağı, düdük makarna ikram etmistir. Bu nevaleyi alamayacak duruma gelislerinin musebbibin de AKP oldugunu bilmekle beraber, gelenksel tevazu ile, bunu gormezden gelip, necip halkimiz da AKP’ye reylerini ikram etmistir.
Mesele bundan ibarettir.
Lutfen, halkimizin misafirperverligi ile hemhal olmus kadirsinasligini bir dahaki sefere es gecmeyiniz.
on July 24, 2007 at 9:04 pm | Reply Bekir L. Yildirim
Ha bir de unutmadan bir tekzip: Sizin elinizdeki eski istatistikler Fethi Bey. Son yapilan istatistiklere gore halkin sadece yuzde 46.8′inin aptal oldugu belirlenmistir. Ancak 2-3 ay sonra bir secim daha olursa bu sayinin Aziz Nesin’in istatistiginin dahi otesine gecebleceginden korkulmaktadir.
6.
on July 24, 2007 at 9:22 pm | Reply zihni örer
Ben de şuna şaşıyorum ve cevabını bulamıyorum tek başıma:
Bu millet nerede zeki, nerede aptal olarak algılanıyor, bir ayırım yapalım mı?
Savaşta ölüme giderken, dünya birincisi kahraman/şehit mehmetçik.
-Teskereyi sağ salim alıp da iş aramaya başladığında, çaldığı kapılar onu adam yerine koymaz. Tahsil aranır, hatta hangi sayılır üniversite olduğu da sorulur, cevap “yok” olunca, “işe yaramaz aptallar yığını” olarak kahvehaneleri dönülür.
-üniversitede, okumak için başvurduklarında, %15′i zeki, geriye kalanı aptal bulunduğundan olmalı ki, geriye çevrilir.
-Hükümeti belirleyecek partilere (örneğin bu günkü AKP) oy verdiklerinde, “isabetli kararlarından dolayı” akıllarına toz kondurmazlar. Ama onların neden yoksulluğa kilitlendikleri irdelendiğinde, ortaya “işini bilmez kafası çalışmaz” bir model çıkar.
Aziz Nesin o yüzdeyi verdiğinde, gerekçelerini de açıklamıştı. O gerekçeler ki, sorumluların başında dinamit gibi durabilir.
Nedir o?
-Doğru beslenemeyen, bir insanın zeka gelişimi yetersiz olur denmişti. Bu partilere oy veren insanların ne kadarı günde 1 kg süt, haftada 0,5 kg et, ve benzeri gıdaları alabiliyorlar?
İşin bu yanını konuşmak, sakıncalı bulunur sanki.
Evet arkadaşlar, bu ücret ve ulusal servet paylaşımıyla doğru beslenemediğimiz kesindir. Aptallaşmanın nedeni budur.
Günlük yaşamı bu verilerle sürdürürken aptalız da oy verirken neden aptal olmuyoruz?
Oy verme arefesinde verilen poşet ve kömürlerin içinde B VİTAMİNİ yüklü oluğunu beklemiyorsunuz değil mi?
10.
on July 25, 2007 at 4:02 pm | Reply fizikci
Sayın Zihni,
Zekanın gelişen bir şey olduğundan emin misiniz? “Küçükken çok aptaldı, dayadık B vitaminini zehir gibi oldu maşallah” denildiğini duydunuz mu hiç? Domates, patates gibi bugün tükettiğimiz gıdaların çoğu birkaç yüz sene evvel ya bilinmiyordu, ya da zehirli zannediliyordu. Atalarımızın %100′ü aptal mıydı?
“Verilen poşet ve kömürlerin içinde B VİTAMİNİ yüklü oluğunu beklemiyorsunuz değil mi” demişsiniz, siz de vatandaşın onları yediğini beklemiyorsunuzdur umarım. Yoksa B vitamini tavsiye edeceğim. :)
Biraz ağır yazıyorum belki ama milletime aptal deyip sonra da ulusalcılık taslayanların zeka seviyesinden ziyade art niyetinden şüphe ediyorum.
11.
on July 25, 2007 at 4:17 pm | Reply manyakadam
ne agiri yahu, az bile yazmissin fizikci. soylenecek sey miydi onlar? Allah akil fikir versin.
12.
on July 25, 2007 at 5:20 pm | Reply zihni örer
Sayın fizikçi,
gerçekten fizikçi misiniz, yoksa, sadece çok önemsediğiniz bir konu olduğundan mı takma ad olarak kullanıyorsunuz?
Fizik konusunu nispeten ilgilendiren bşu yazıyı, bıyık altından gülümseyerek,
ne agiri yahu, az bile yazmissin fizikci. soylenecek sey miydi onlar? Allah akil fikir versin. diyen arkadaşıma da belki yararı olur. Ben okudum yararlandım, her dosta öneririm:
B vitamini
İnsanın fiziksel yapısının, fizyolojik faaliyetlerinin, akıl ve ruhsal yeteneklerinin normal olması ve başarı sağlanmasında yeterli vedengeli beslenmenin rolü bulunduğunu kaydeden Doç. Dr. İnanç, aksi durumda, fiziksel ve zihinsel verimin düştüğünü ve sosyal iletişimin bozulduğunu belirtti.
Bu nedenle her yaş grubunun yeterli ve dengeli beslenmesi gerektiğine dikkati çeken Doç. Dr. İnanç, şunları söyledi:
“Canlılığımızın devamı, karbonhidrat, protein, yağ, vitamin- mineral, posa ve sudan oluşan besin öğeleri ile sürdürülür. Hayat, enerjinin hareketidir. İlk kalp atışından son nefese kadar vücutlarımız sürekli olarak besinleri enerjiden ısıya, harekete, düşünceye, duygulara ve aktiviteye dönüştürür. Örneğin vücut ağırlığımızın sadece yüzde 2-3’ü oranında ağırlığı olan beyin, günlük aldığımız enerjinin yüzde 30’nu harcar. O halde her gün yeterli enerji almanız gerekir.”
Doç. Dr. İnanç, tüketilen besinlerin insanın hafıza, zeka ve konsantrasyon gücüne etkisi olduğunu bildirdi.
“BEYNİ STRESE KARŞI KORUYOR”
B grubu vitaminlerin, beyni strese karşı koruyup, fiziksel ve zihinsel sağlığı etkilediğini bildiren Doç. Dr. İnanç, şöyle devam etti:
“Folik asit adı verilen vitamin, beynin gıdası olarak adlandırılır. Yeşil yapraklı sebze ve meyve tüketerek folik asit ihtiyacı karşılanır. Beyin için enerji üretimine katkıda bulunan B grubu vitaminler yeterli miktarda alınırsa konsantrasyon, öğrenme, hafıza gücünde ve bilinçsel performansta artış olur. Et, süt ve yumurta gibi hayvansal protein içeren gıdalar ile tahılları tüketerek günlük B vitamini ihtiyacını karşılayabiliriz. En iyi kaynağı kırmızı et olan demir yetersizliğinde, zihinsel işlevlerde zayıflama gelişir. İyotlu tuz tüketerek aldığımız iyot ise insan zekasının, beyinsel fonksiyonlarının ‘olmazsa olmazları’ arasındadır.”
Yeterli ve dengeli beslenmenin prensiplerinden birinin de az ve sık beslenme olduğuna değinen Doç. Dr. İnanç, hücrelerin ve organlarınsağlıklı bir şekilde çalışabilmesi için kan şekerinin daima belirli bir düzeyde kalması gerektiğini kaydetti.
Kan şekerindeki iniş ve çıkışların, baş ağrısı, konsantrasyon güçlüğü, yorgunluk, uyku hali gibi pek çok belirti verdiğini belirten Doç. Dr. İnanç, şöyle konuştu:
“Kan şekerinin yeterli düzeyde olması, öğrenme ve anımsamayı da içine alan birçok beyin fonksiyonu ve davranışı düzenler. Sabah kahvaltısı yapılmadığında, beyne enerji sağlayan kan şekeri en alt düzeyde kalır. Vücut kendi dokularını tüketmeye başlar, bu durumda da keton cisimcikleri dediğimiz, böbreğe, kalbe, beyine ve karaciğere aşırı yük getiren maddelerde artış olur.”/kaynak
14.
on July 25, 2007 at 5:31 pm | Reply Bulent Murtezaoglu
Beyler, Zihni bey benim bakmadigim yerlerde acayip seyler mi yaziyor da baktigim yerlerde hemen her yazi yazisinda bu kaba muameleye maruz kaliyor? Suat beyin orada da hirpalamaya kalkmisti insanlar onu. Islere bayagi soldan bakiyor, tepkiyi bu alsa ve dedigiyle ugrasilsa anlarim ama soylenenin de pek tutar tarafi yok.
Fizikci bey,
“Küçükken çok aptaldı, dayadık B vitaminini zehir gibi oldu maşallah” denildiğini duydunuz mu hiç? Domates, patates gibi bugün tükettiğimiz gıdaların çoğu birkaç yüz sene evvel ya bilinmiyordu, ya da zehirli zannediliyordu. Atalarımızın %100′ü aptal mıydı?
Zihni beyin dedigiyle bunun pek bir alakasi yok. Fakir insanlar iyi beslenemedikleri icin cocuklarinin zekasi gelismiyor diyor benim anladigim kadariyla. Abdurrahman bey buradaysa, anladigim kadariyla onun yasi benden daha musait, anlatir belki nasil eskiden koyden gocmus insanlarla sehirde buyumus insanlar arasinda bile ebat farki olurdu diye. Boyle bir problem vardi bu memlekette. Sadece burada degil, en boy filana bakarsaniz disarida da buyuk bir beslenme problemi varmis, insanlar genlerinin belirledigi potansiyele ulasamiyorlarmis. Ebat icin olan beyin icin olacak diye birsey yok tabii. Beyinde durum tam nedir bilmiyorum ben, ama aklima gelen Flynn etkisi diye birsey var alakali olabilir, arastirmak isterseniz (Ingilizce bildiginiz tahmin ediyorum) hem ona hem yine arastirmak icin kullanabileceginiz saglik/zeka iliskisi sayfasina link vereyim:
http://en.wikipedia.org/wiki/Flynn_effect
http://en.wikipedia.org/wiki/Health_and_intelligence
Mesele agir yazmak meselesi degil, Zihni beyin bazi sorulari da kiskirtici olabilir ama en nihayet milletimiz iyi beslenemiyor cocuklar gelisemiyor cunku fakirlik var manasinda birsey diyen adama yapilan bu muameleyi anlayamiyorum. Boyle bir beslenme problemi artik yoksa, Zihni bey dahil hepimiz sevinelim. Degil mi? Yoksa Aziz Nesin’in adi duyuldugu dakika boyle tepki gostermek refleks haline mi geldi? Birseyi kaciriyorum ama o nedir cozemiyorum. (Milletimizin ne kadari ne zekadadir bilmem ama politikacilarin hepimizi esek yerine koyduklari asikar. Lafi oyle etmiyorlar, hatta iltifat eder gibi yaparak ‘siz eseksiniz’ diyebiliyorlar, fark o.)
15.
on July 25, 2007 at 5:38 pm | Reply Ece
Bülent bey,
Müslüman ülkelerin beslenme problemini, yani protein eksikliğini,–dolasıyla zeka geriliğimiz(!!!) gayet ucuz ve çok üreyen DOMUZ eti yemeMemize bağlayanlar da yok değil:)
Konuyu dağıtmak istemezdim ama, birden aklıma geldi..
16.
on July 25, 2007 at 5:43 pm | Reply Ece
Zihni bey gibi, dürüst ve hakperest solcuların, bu seçimde çok zorlandıklarını tahmin etmek güç değil aslında..
Türkiye de doğru düzgün bir sol parti yok!
ÖDP nin daha geniş kitleleri temsil edebilir hale gelmesi, AKP nin karşısında adam gibi bir sol parti çıkabilmesi, CHP nin pabucunu dama atabilir ve solun kucaklaması gereken işçi, memur ve fakir kesimi AKP ye verilen emanet oylardan mahrum edebilirdi–belki..
Ama mevcut sistemde sol sahipsiz kaldı ve bağımsız adaylar dışında, mecliste de temsili sözkonusu değil..
17.
on July 25, 2007 at 5:43 pm | Reply Bulent Murtezaoglu
Ece hanim,
Zihni bey mi demis bu domuz isini? Bu mudur Zihni beyle ilgili mesele?
18.
on July 25, 2007 at 5:44 pm | Reply Ece
Yok yok!
Zihni bey demedi:)
Ben çok çok dışarıdan bir yorum yaptım…
19.
on July 25, 2007 at 6:33 pm | Reply izlenimler
Genel olarak,
Epey kitabını okuyup kendisinden ilham almış biri olarak Aziz Nesin’in aslında aptal ile “kurnaz” kastettiğini zannediyorum. Yani, Türk halkının küçümsenmeyecek bir kısmı menfaati için kurnazlığa fazlaca meyillidir, kurnazlık ile aptallık arasında da fark epey bulanık olduğundan bu konuda çok laf söylenebileceğini düşünüyorum.
Zihni bey aptallık işini yetersiz beslenmeye bağlamış, bu konudan (bilimsel araştırmalara rağmen) pek emin değilim, bir sürü fukara, ekmek, pilavla beslenen gariban çocuğu imkan bulduğunda epey zeki olduğunu gösterebiliyor. Ancak, fakirlik konusu mutlaka ele alınmalı, bu noktada sol kesimin söylediklerini hep ciddiye almışımdır, o sebeple Zihni beyin katkısını önemseyelim derim.
Diğer taraftan, bu işin yeme içme ile ilgisi yoktur denebilir, ben çok zaman olduğu gibi bilimle uzaktan yakından ilgisiz kendi şahsi gözlemlerimle bu kanaatteyim ancak aksi de yanlıştır diyemem. Domuz yiyen, süt içen, zengin olan daha mı zekidir, bu da bana garip görünüyor, bir sürü hımbıl yabancı, zengin çocuğu var, böyle bir gerçek varsa bu kadar fazla istisna olmaması gerekir.
Son olarak, toptan bir milletin zeki, aptal, kahraman olması da mümkün değil, genellemecilik yaygın bir hastalık ve biz Türkler için belki de genellenebilecek bir hastalık.
FST
20.
on July 25, 2007 at 6:42 pm | Reply Ece
Zekanın genlerle ilintili olduğunu da unutmamak gerek..
Aynı ailede yetişen ve aynı yemeklerle beslenen iki kardeşin farklı zeka seviyelerine sahip olması, yada HİNT lilerin onca fakirliğe rağmen çok zeki olmaları bunu destekler nitelikte..
21.
on July 25, 2007 at 7:22 pm | Reply fizikci
Bülent Bey,
İtirazım, Zihni Bey’in beslenme-zeka ilişkisini aptallığımızı kanıtlayan bilimsel bir veri olarak önümüze koymaya çalışmasınaydı. Bugünlerde forum ve benzeri sitelerde bir sürü insan Türklerin aptallığından dem vuruyor. Hem de bunu yapanlar daha düne kadar ülkücü kesilen şu ulusalcı pespayeler. Ben pek milliyetçi değilim ama biri bize aptallık tescillemeye kalkışınca ahsabım bozuluyor ister istemez.
Beslenme ile beynin fonksiyonelliğini devam ettirebilmesi arasında ilişki eminim vardır. Ama bunun zeka veya aptallıkla bir ilişkisi olduğunu hiç sanmıyorum. (Fethi Bey ve Ece Hanım gibi düşünüyorum) Bu konu çok da umurumda değil gerçi. Daha önce de söylediğim gibi, benim canımı sıkan şey tescillenmeye çalışılan aptallığımız konusu.
Bu arada Zihni Bey,
Fizikci’yi laf olsun diye yazmıyorum, CERN’de parçacık fiziği laboratuarında hademeyim. O sebepten. Az beslenebilen %60′lık kesimden olsam da kaptım bişeyler. Kendime fizikci diyebiliyorum. :)
22.
on July 25, 2007 at 8:19 pm | Reply zihni örer
Değerli Arkadaşlar, özellikle Bülent Bey,
asil anlayışınız için teşekkür ediyorum. Sizin gibi seçkin insanların mekanında ortak dertlerimizi tartışmanın güveniyle yazmaya çalışıyorum.
Sevgili Ece kısmen bilir (sadece cumhuriyetforum tartışmalarını bilmeyebilir), nice fikir bazında amatör (genç-yaşlı) insanlarla tartışmışız.
Hele de şu yaz tatil döneminde bilgisayar başına korsan hamlelerle oturabildiğimizden, yazılara cevap vermem zaman açısından kolay olmuyor. Yoksa, her eleştiriye (hakaret hariç) verilecek cevabımın olacağını takdir edersiniz.
Bütün bunlar gereksiz mi? bence hayır, insanımız bu yollarla da olsa, tartışmayı ve öğrenmeyi sürdürecektir. İlk aşamada bunları (sizin gibi birkaç kişi hariç) herkesten iyi bir tartışma düzeyi bekleyemeyiz.
Tartışmalarda hakaret eden insanlar da gördük. “Onları hastalıklı hal” kategorisine alarak, empatinin tüm hünerlerini devreye soktuğumuz olmuştur.
Burada hakaret ve “hırpalama” aşamasına geldiğimizi ya da arkadaşların geldiğini düşünmüyorum şu durumda. Ama, siz ileriyi gözlemlediğiniz için olsa gerek, müdahale gereği duydunuz.
Çok iyi bildiğiniz gibi, tartışmaların en verimsiz yanı, “duygusal saldırganlıkla” sürdürülen biçimidir.
Benim, yazımda bulduğunuz (biraz) “tahrik etkisi”nden söz ediyorsunuz. Takdir edeceğinizi umuyorum ki, “sol”un “hamuru” yaşamın asıl gereksinimleri ise, suyu “tahrikten” yapılmıştır. Tanıtımında tahrik olmayan sol, sol olmaktan çıkmaktadır.
Burada “tahrik” sözcüğünü, kişilerin kişiliklerine zarar verme anlamında kullanmıyorum.
Sol’un tahrik anlayışını, elektrik üretiminde jeneratöre verilen 10-15 voltluk uyartım gerilimine benzetebiliriz. 10 voltluk bu uyartım (tahrik de denir) gerilimini verdiğimizde, jeneratörden 220 volt alabiliriz.
Ben elbette uzaydan gelmedim. Aziz Nesin’in kategorisi içinde benim olmadığım gibi bir ön yargım olamaz. Ya da, Akrabalarım içerisinde dahi, çok nüfus, az gelir yüzünden doğru beslenemeyen insanların olduğunu biliyorum.
Ayrıca, sola oy verenler daha zeki, sağa oy verenler daha aptal diye bir yargı da elbette bilimsel olamaz.
İstatistik veriler ne işe yarar? Elbette kanaat oluşturmak için. Bu kanaat üzerinden gerçek programlar yürütülür. Olanların ve olasılıkların içinden çıkarılan verilerle, doğruya varılır.
İşte, halk olarak yoksul olduğumuz bilinmektedir.
Ece ve senin tersinden yürüttüğünüz fikirlerin altını açtığımızda, yani bir yoksul- köylü çocuğunun zeki, zengin çocuğunun da aptal olduğu örnekler bulma olasıdır. Ama, bunun kökenine bakın, o çocuğun yeterli miktarda ANA SÜTÜ aldığını ya da diğerinin alamadığını göreceksiniz. Yani, ana sütü de Aziz Nesin teorisini doğrular nitelikte olduğu görülebilir.
Ama hayat sadece çocukluk dönemi değildir. Yaşamın tüm süreçlerinde gerekli vitaminleri alamadığımızda, düşünsel ve fiziksel performansımz sekteye uğrayabiliyormuş.
23.
on July 26, 2007 at 9:14 am | Reply Muzmin Anonim
Zeka konusunda nicin bunca hassas oldugumuz ilginctir bence…
Bence, bu ulkenin, bu cografyanin insani korkunc derecede akillidir. Cikarlarinin ne oldugunu cok iyi bilirler.
Tek sorun, akillarinin hep bireysel istikamette islemesidir. Kisisel cikarlarini dusunurler sadece.
Buna ornek vermekle vakit harcamayacagim. Sayisiz ornek var. Bir tanesi de, Fethi beyin ‘oylarini satmak’ konusunda verdigi ornektir. Ve, dogrudur da. Bireyler, ortak cikarlarini, bireysel cikarlar ugruna bu kadar kolay satarlar.
Ortak cikarlari dusunmemek, ortak cikarlari satmak ile ahlaksizligi beraber yazabiliriz bence. Cunku, bu diger ortaklara ihanet etmektir.
Ve, bu tur ahlaksizlik ister idealist solda olsun, isterse de inancli dindan kesimde olsun, o kadar yaygindir ki; buna ahlaksizlik diyenin linc edilmek riski vardir.
Linc edilmek korkusu, yani bireysel endise, yuzunden de pek az sayida insan bu ahlaksizliga isaret edebilir. Isaret edemediklerini dikkate alirsak, onlar da ahlaksiz sayilmak zorundadir ya, o da ayri mesele..
Sonuc?
Evet, Aziz Nesin’in dedikleri inanilmaz derecede isabetsizdir. Bu ulke insani, muthis zekidir, muthis akillidir, kurnazdir.
Ahlaksizdir.
24.
on July 26, 2007 at 12:54 pm | Reply zihni örer
Tartışmalarda hakaret eden insanlar da gördük.
“hastalıklı hal”e “empati ile yaklaşılması” çoğu zaman pek işe yaramıyor!
25.
on July 26, 2007 at 5:33 pm | Reply Bekir L. Yildirim
Deja vu all over again!
Budur devletin partsi, ve Livanelli gibi guya muhalif ” rebel without a cauase” larin modus operandisi. Her hezimetten sonra 15 dakikalik bir soul seraching yaparlar ve kendilerinin mukkemmel olduguna karar verdikten sonra bilmsel arastirmalari sinuic halkin aptal olduguna karar verirler. Zaten Sivas gibi dindar bir sehirde Cuma gunu insanlarin dinine kufretmekte beis gormeyip Turk_islam sentezci vurcu gucu harekete gecire deha dememismidir halkin yuzde 58.22′si aoptal diye? O zaman CHP’nin oyu yuzde 42 civarinda idi saniyorum. Ha birde “erdemli tarhana” gibi, laikcilik yerne bilimsel metodlar ile anket yapan hainlerdir suclu! Ve tabii borzanlik gorevini layiki ile ifa etmeyen satilmis medya. Ha Amerika, Abd, Kurtler Ermeniler, Sors usaklarini tabnii ki bilyorsunuz. Ezcmule kendileri disinda herkes hain, satilmis, aptaldir.
Buyrun kendiniz karar kimin IQ vaziyetinin incelenmes gerektigine:
“Bütün dünyada ülkeler elit bir sınıf tarafından yönetilir. Bu sınıf, bürokratlar, medya sahipleri ve çalışanları, yargı organları üyeleri, üniversite mensupları, sanatkârlar ve bunları finanse edenler ile ülkenin zenginleri tarafından oluşturulur. Gelişmekte olan ülkelerde, bu sınıfa ‘silâhlı kuvvetleri’ de eklemek gerekir. (..) Bizde de bu anlamdaki demokrasi yerleşiyor. Tayyip Bey’i, Deniz Bey’i ve Devlet Bey’i kafanızda yan yana oturtun. Kimi ‘başbakan’ görmek isterseniz ona oy verin. Artık, hiçbirinin hâkim sınıfları karşısına almaya çalışacağını sanmıyorum.” (Yaman Törüner, ‘Ülkeyi kim yönetecek?’, Milliyet, 9 Temmuz 2007).
“Ataturk Ankara Palas’ta Cumhuriyet baloları düzenler kadınları tek tek dansa kaldırırdı… Tayyip Erdoğan bir kadını dansa kaldırabilir mi. Simdi bunlar mi Türkiye’yi AB’ye sokacak?”
(Onur Oymen, Skyturk, 1-2 yıl önce; hafızadan) Bu AB için Kopenhag yanında Kadın tavlama kriterleri de getiren çağdaş, secim sonuçları karşısında “ Bunun mantıki açıklaması yok.. Secim sonuçları rasyonel olarak açıklamak mümkün değil’;… yaz ortası kömür….” diyerek kabahati “yüzde 60’i aptal olan” millette demeye getiren zattır. Ne büyük şok!
Alin bu da statükonun milliyetçi/demokrat/laikçi/Müslüman entellektuel kanadından:
Özgür Çakmak: Böyle kişiliksiz halk görmedim
Bu halka her şey layık. Bu halk ihanete göz yummuştur, bu halkla yola çıkılmaz. Ortaya çıkan bu tablodan utanç duyuyorum. Halkımız maalesef küçük paralara satıldı. Şehidine ihanet eden bir halkla karşı karşıyayız. Bu tablonun tek sorumlusu halk. Halkımız bu kadar çıkarcı olmamalıydı. Ben bütün dünyayı neredeyse dolaştım ama bu halk kadar kişiliksiz bir halk görmedim. (İzmir’den MHP milletvekili adayıydı, ancak seçilemedi, 23 Temmuz)
****************************
Bu da fikra:
Asabiyeci hastaya test veriyot teshi icin. Tahtaya bir dikey cizgi cizer. Hastaya ne gordugunu sorar.
Hasta : Ciplak bir kadin ayakta duruyor.
Bir yatay cizgi cizer ve ayni soru
Hasta: Ciplak kadin kumda uzanmis.
Merdiven seklinde uc bitisik cizgi cizer, ayni soru
Hasta: Ciplak kadin sandalyede oturuyor.
Dokta teshis koyar; anladi, sizin seks tutkunuz var (obsesyonunuz)
Hasta sinirlenir: Kim? Ben mi? Sensin kirli resimleri yapan.
Bizim, millte gerzeklik teshisini koyup sebeplerini arastiran YOK-Bilmciler’ e: Kelin ilaci olsaydi kendi basina surerdi .
Demokrasilerde milletin zekasi, sag uyusu ile kavga yapilmaz falan dersem boylarini asar bu lumpenlerin. Gelistirdigim Derin Kirmizi gibi bir objektif degerlendirme bilgisayari olsa idi halkin verdiginde farkli mi kararlar verirdi acaba? Siyaset bilimsel olarak yapilamaz mi? Nesnel olcutler yokmudur? Var ise hangi kirterler ile olculur hakikat, basari, durustluk, liyakat? Kimin daha carpici tiyatro, slogan urettigi ile mi?
Benim Derin Kirmizim sizde olmadigna gore bir zihinsel egzesiz tavsiyem: Okullardaki cocugunuzun, veya bir ulkenin, sirketin vb. gelismisliginin, bir takimin basarisinin olculdugu gibi bir olcutler listesi cikarin, ve her kategoride mevcut nesnel kriterler ile not verin . Hala halkin niye bu kadar aptal oldugunu merak ediyorsaniz iste receteniz:
1. Doktrorunuza anti-aging ilaclari yaninda zeka gelistrici haplar da isteyin. Eminim vardir onlarda.
2. Psikatristinizi hemen degistrin. O da sizinle mutual mastur….on yapan anketcileriniz, kose cigirtkanlariniz gibi duymak istedignizi soyleyerek mezaliminize giriyor.
4. Takildiginiz cafeler, barlarda kullanlan mazemeleri arastirin.
3. Bunlar calismaz izse ERKE bilimcilerinize soyleyin hemen beyin nakli uzerinde calismaya baslasinlar. Cunku karakter gelistiren ilac yok.
Acil sifalar.
26.
on July 26, 2007 at 11:09 pm | Reply fatih demir
Bence kendi icinde olsun olmasin millete her ne sebeple olursa olsun “aptal” diyen insanlarin yaptigi tek sey saygisizliktir.
Yok %60mis yok %47 imis yok %58 imis yok beslenmeden kaynaklaniyormus…
Madem bilimsel birseylerden bahsedeceksiniz bilimsel tanimlamalar yapin kardesim… bilimsel iq sq dq gibi cok bilimsel kelimelerle konusun… danalar ve maymunlar uzerinde yapilmis istatistikleri sunun… su kadar haywan uzerinde su zamandan beri yapilmis arastirmalar sonucunda koylulerin zeka seviyesi b vitaminini haywan gibi almalarina ragmen bi gram ilerlememistir gibi bilimsel seyler soyleyin… oy vermek icin aldiklari komure ragmen ahlaksiz ve aptalin onde gideni olduklari halde secim sandiginin yanindaki perde ile ayrilmis yerde Allahtan baska kimseler duruma sahit de degilken salaklik yapip bi dahaki secime daha cok komur vermeyi taahut edene degil de beyinsizler partisine oy attigini falan soyleyin…
“ben halka cumhurbaskanini sectirmem, halk icinde b vitamini olmayan ekmekle beynini yemistir, gobegi de o yuzden buyuk ve killidir, insanin midesi bulanip kusasi geliyor boylelerini gorunce” diyen partilere degil de odun gibi siz secin diyenlere verdikleri aptalliklarinin bir numarali delilidir deyin…
deyin deyin ki biz de “sark kurnazi, kendisini akilli sanan, akilsizin onde gideni, arsiz sapsal, beyinsiz entellektuel bozmasi” gibi bilimsel ifadelerle cevap verince laf hakaret ediyorlara gelmesin…
bi de biz “sensin aptal” deyince hakaret eden oluyoruz ya ona da acayip kil kapiyorum…
boylelerine “gel iq testine girelim bakalim o ucgenlerle karelerle ne yapiyorum sana!!!” diyesim geliyor hep…
Antik Yunan’da felsefe tartismalarinda “bence burada bu sandelye yok” diyen felsefeciye “o sandelyeyi kafanda parcalarsam anlarsin var mi yok mu!” diyen ve lestirilen bence daha buyuk felsefecinin verdigi cevap babindan bir cevap veresim geliyor…
Alalim bir CHP’ye oy atmis koylu ile bir AKP’ye oy atmis koyluyu… Sabahtan aksama kadar B vitamini yedirelim…Sonra iki koylu alalim…onlara da hicbirsey yedirmeyelim… bakalim bu dordunden ilk hangisi olecek???
Yok yaw biz baska biseyin testini yapiyorduk degil mi?? :)
31.5.10
imamlar greve giderse
http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/
24.6.07
Sol:
“SOL nedir” konusunda, blog ve forum aleminde tespit ettiğim anlama eksikliklerini ve de ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak, bir araştırma-derleme-yorumlama çalışmasının gerek olduğunu düşünüyorum.
Dünyayı yağmacılıktan arıtma çabasında sol şemsiye altındaki farklar, yöntem çatışması olarak kendini gösterir. Evrendeki bütün değerleri ve yaşama koşullarını insanca paylaşabilme ihtiyacı, düşünebilme ve sorgulayabilmeyi zorunlu kılar.
Huzurlu yaşama koşullarının en yaygın haliyle yaratılması için bir ihtiyaçtan doğan
sol ideolojiyi tanımak, bu anlamda çağın en önde gelen hayat görüşü olduğu, içinde yaşadığımız pratikten de bellidir.
Yaşıyor olduğumuz düzenin arızalarını ve tarihi sürecini bilmek, “sol”un farkını anlamaya kapı aralayacaktır.
Evrende, insan için gerekli olan bütün materyalleri çar-çur etmeye karşı bir başkaldırı ve yeniden biçimlendirme projesi olan sosyalizm, sol cephenin en somut anlayışı olmaktadır. Komünizm ütopyası ile sosyal demokrasi gevşekliği arasında, iki ayağı yere basabilir yaşayan nesillerin dahi yararlanabileceği bir merkez ağırlıktadır sosyalizm.
Bu gün dünyanın felaket çanlarını çaldığı yüz, hatta son otuz yılda, Marksizm’e su,hava ve ekmek kadar ACİL ihtiyacı olduğu kesindir. Zaten Marksizm’in iddiası da su hava ve ekmeği kolay erişilebilir yapmak değimidir Gerisi sadece strateji ve çıkar çatışması tartışması kapsamında kalabilir.
Sol” şemsiyesi altındaki fraksiyonlar, hedefe taşıyacak stratejinin içini dolduran, gök kuşağı renkleri görünümünde, yan yana durmaktadır.
Bu renk dizilerinin en sağında bulunan açık sarı (ya da açık mavi) renk, kırmızıdan türeme soluk bir renktir. Kendini Sosyal Demokrasi olarak adlandıran bu yaklaşımın, sermaye ideolojisiyle sınır komşusu olarak yaşamayı, tercih etmesinde kendince mazeretleri vardır. Vahşi liberal-kapitalizm düzeninde emek ile sermayeyi belli kriterlerde uzlaştırma misyonuyla “sol”culuğunu belirlemeye çalışır.
Gök kuşağının en sol çizgisinde duran kızıl renk ise, solun en tavizsiz ve acilci yanını temsil etmektedir.
“Komünizm” tanımıyla bildiğimiz bu renk, içinde yaşadığımız koşulların ve “muhatabın” gücünü hiç dikkate almayan, ölümüne mücadeleden daha başka stratejiyi ciddi bulmayan, bir yaklaşım olarak bilinir.
Aradaki SOSYALİZM modelleri ise, hedefe somut, yani "muhatabın" gücünü tanıyarak yola çıkmayı kabul eden AKILCI yaklaşımlarıyla tanınır. Kendi aralarında bazı nüans farkları olsa da, içinde bulunulan vahşi kapitalizmin alnına kurşun sıkmak yerine, sivri dişlerini törpüleyerek, kan ile beslenmesini engelleyerek, ölümünü sindire sindire gerçekleştirmeyi hesaplayan bir anlayıştır.
Özetle, sosyal demokrasi, kapitalizmin egemenliğine razı olamnın koşulunu ileri sürer. Bu koşul, emekçilerin aç kalmayacak kadar yaşayabilmelerine fırsat tanımasıyla yetinilen “tavizci” bir anlayıştır.
Sosyalizm, “Emeksiz yemek olmaz” özdeyişini yaşama hakim kılabilmek için, mücadele sürecinde çok yönlü araçlardan yararlanmayı seçen bir anlayıştır.
Komünizm ise, sömürüyü sonlandırmak için, koşulların olgunlaştırılması sürecini kayıp sayan bir anlayış olarak bilinir.
* * *
Kapitalizmin çerçevesi: “Yeni liberalizm”in, dünyayı fethetme çabası içinde, tarihi süreci izleyerek geldiği noktadaki adı, “ekonomi-politik bir ideoloji”dir.
Serbest piyasa: rekabet, üretkenlik, verimlilik, serbest değişim (mübadele)…vs. ana prensiplerini oluşturur.
Bu prensipler, ilk anda kulağa hoş gelen, ama temelini sorgulatma öğesi barındırmayan, “kurnazlığın”adıdır aynı zamanda.
“Bireye, bireysel etkinliklerde özgürlük ve ayrıcalık tanıyan” bir iktisadi kuram olarak anlatır kendini.
Ama, FIRSAT EŞİTLİĞİNİnin ne geçmişini, ne de geleceğini dikkate almaz. “Yeni dünyanın yeni düzeni” lakabını üstlense de, aslında eski “sömürü birikiminin” üzerinde oturduğunu düşünmeye fırsat tanımaz.
Bu durumda “yeni” sıfatı magazinel olarak şu düşünceyi çağrıştırır: geçmişte haram paranın gücüyle hacca gidip, paranın kaynağını aklayarak, bundan sonra “hayır-hasenat” ve üretim-yatırım ile uğraşmayı düşünüyorum” çabası…. olsa da, egemenliği pekiştirmek için daha da kurnazca bir noktaya götüreceği bellidir.
Temel olarak liberalizmin tezi, “ekonomi alanında kendiliğinden oluşan bir doğal düzenin varlığı” iddiasını taşıyor. Bu düzenin güvenliği için ise, devletin küçülerek, bir “gece bekçiliği ve sınır muhafızlığı” düzeyine indirgenmesi isteniyor.
Denetim mekanizmalarının ve homojenliğin sıfır olduğu bir başlangıçta bu teklifi sunarken, “ilkesinde bulundurduğu “homojenlik” aslında, kendine benzer ve aynı fırsatları kullanma gücü olabilecek birkaç rakibin varlığını, oyunun kuralı sayıyor.
Tıpkı doğadaki vahşi yaşam gibi, “mal-mülk güçlünün hakkıdır” anlayışına kilitliyor düzeni. Kendi gibi güç edinmişlerle dünya “değer” bölgelerini anlaşarak ya parselliyor, ya da”rekabet” adı altında kıran-kırana (yok etmecesine) savaşıyor.
Doğadaki vahşi yaşamdan daha geride olmasının belirtileri de, “biriktirme tutkusu”dur. Doğadaki en vahşi hayvan bile zayıfın ağzından aldığı bir avı yedikten ve doyduktan sonra, kalanını terk edip, uysallaşıyor da; bunların “İD” dürtüleriyle, doyduktan sonra da onu stoklama ve onunla toplum üzerinde egemenlik sağlama ihtiyacı hissediyor!...
Liberaller, dünyayı bir metalaşma ve pazarlanma kıskacına sokmaya çalışan ideolojileriyle, emeği, dolayısıyla insanı da bir “meta” sınıfına sokuyorlar.
Özetle,
Liberallerin bireysel özgürlükten anladıkları, “iktisadi özgürlüktür”. İktisadi özgürlüğe erişildiğinde, bireysel özgürlükle- toplumsal özgürlük çelişmeye başlar. Birinin kazanması, diğerlerinin kaybetmesine bağlıdır. Sonuçta servetin gücü, politikayı da “toplumasal yapıyı da servet sahiplerinin sürekli çıkarına kullanacak şekilde biçimlendiriyor. Paradigmayı bu bir avuç azınlık belirleyince, toplum da kendi çıkarının farkında olamıyor, başına gelen önlenebilecek felaketleri bile “kader” gibi algılayabiliyor.
Çoğunluğun emek değeri gibi, yasalarda, doğal kaynakların kullanımı da elinde güç olanların emrine ve çıkarına terk ediliyor.
* * *
FORUM TARTIŞMALARINDAN SÜZMELER:
Solu “servet düşmanı” olarak tanımlama çabası, yüzeysel bir demagojiden ibarettir. Oysa, “sevet düşmanlığından, EMEK DÜŞMANLIĞI nın (alınteri gaspı)sorgulanması daha öncelikli olması gerekir. Çünkü mağdur olan sermaye değil, emektir.
” Servet düşmanlığı” yerine “servet egemenliği düşmanlığı” dersek, “asıl anlamın” üzerindeki örtüyü kaldırmış oluruz.
Toplumsal ittifak, özgür bireylerin iradelerinin, gönül birliği ve eşitlik ilkesiyle yan yana getirilmesidir, üst üste değil.
İnsan sosyal bir varlıksa (başka da yolu yok), toplumsal uyum kriteri oluşturması, toplum iradesine “teslim olmak” değil, özgürlüklerin yaşama uyarlanabilecek akordudur.
Solun “kabesini ve kutsalını” (varsa) kabul etmiyorum. Bizler /%85’imz) birbirimize benzeriz aslında. Ama dış koşullanma ve özentilerle, umutla, hayalle, sözverilerle vs bir avuç azınlığa özenme hayaliyle yaşarız! Bu bir arızalı durumdur. Eşitlik sağlayabilecek toplumsal düzeni gökten beklemeyeceğiz.
Sol bir avuç çıkarcının pompaladığı ahlakı red eder. Bu açıdan, sol “ahlaksızdır”. Ancak, “temel hakları hiçe sayan” değil tam tersine, temel haklar üzerine kurulmuş bir bakış açısıdır.
Solun otokontrol mekanizması dediğimiz “anarşizm”i doğru kanaldan keşfetmişseniz eğer, “emir merkezli” bir düşünce olmadığına inanırsınız.
Evet, sosyalizmin “komünizm” gibi bir ütopyası olduğu halde, Liberalizmin de bir ütopyasının olduğunu biliyoruz. Tüm yaşamsal faaliyetlerin “homojen” olması ütopyası gibi… ama köprüleri farklı..
hayatı verimli kılan, “toplam fayda GRFİĞİNİ” çizmek şart oldu. Orada göreceğiz ki, Liberalizm-kapitalizm’in toplam üretiminden, sosyalizmin toplam üretiminin daha fazla olabileceğini.... Aradaki en önemli farkın da, kapitalizmin, "işsiz potansiyelini", emeğin ücret rekabetini önlemesi açısından gereklilik olarak görmesi. Bir de sosyalizmde, elde edilen değerlerin daha (eşite doğru) yaygın dağılımını sağlayacaktır.
Tanrısallaşmak" hamlesi, kolektif bilince meydan okumak dürtüsünden yola çıkar hep.
Öyle ki, yalnızlığı (tekliği) seçen yalnızca tanrılardır.
Bireyin servet ve egemenlikte bencillik tutkunluğu ise, tanrının taklitinden başka bir şey değildir.
Bu nedenlerle, kolektif bilinç daha çok, tanrıyı kendi haline rahat bırakmayı gerektirir. Yoksa her başıboş bilinçsizlikten tanrıyı sorumlu tutmak gibi bir tembelliği de yoktur; (kader ve şer gibi).
Bu yüzden martıların en yüksekten uçanlarıyla, servet yığınağı yapanların yalnızlığı, tanrılığı yüksekte arama sanrısından başka nedir?
Aşırı zenginlik bu yüzden yalnızlıktır. Tanrı mutsuz mudur yalnızlıktan bilinmez ama, taklitçilerinin ölümden aldıkları acı bile, yaşamlarındaki toplam mutluluğu borçlu çıkaracak güçtedir.Bu "yoksulluk mutluluktur" olarak algılanmasın. Katlanılması zor olan yoksulluk değil, -daha çok-yoksulluğun nedenleridir.
Bilimsel sosyalizmin nefret ve intikam üzerine yürütmez mücadelesini. Ancak hukuku ve hümanizması vardır anladığım kadarıyla. Nefretinin olmaması, başkalarının alın terini “cukkalayarak” servet edinenlere torpil geçeceği anlamına gelemez.
Eğer, elinizde bulunan mülkiyet, ulusal servetin kişi başına düşen miktarını aşmıyorsa, müdahale etmek uygun düşmeyecektir. Hele inanç ve fikirlere hiç müdahale edilmemelidir.
Sadece geçiş dönemlerinin biraz sancılı olabileceğini hesaba katmak gerekir. Yoksa, “İd duvarını” aşmak pek de kolay olmayacaktır.
Stalin’i aşmış olacağımızı düşünüyorum şimdilik. Her ne kadar onun gerekli olduğunu düşünen dostlar varsa da… Onlarla anlaşmak zorunluluğu, her bireyin bu dünyadaki yaşama hakkını olabildiğince incitmemek zorunlu görülmelidir. Bilimsel sosyalizm, her alandaki düşünceyi “vahiy” katılığında görmez. Söz konusu sosyalizmin toplum projesi olarak getirilmesinde yöntemler bilimsel ve dedektif olmalıdır, nefret yüklü değil.
Açılımları yapılacak
16.5.07
SEÇİM GÜNDEMİNDE ÖZ YÖNETİM KRİTİĞİ
Cumhuriyetforum'da, değerli dostum dr.ekinci ile tartıştığımız, Cumhuriyetforumun (şimdilik) kapanmış olması nedeniyle yukarıdaki ÖZYÖNETİM konusunun kritiğini buraya tekrar alıyorum.
QUOTE
“Sunulan özerk yönetim Çok ortaklı Anonim Şirket'e (A.Ş) benzemektedir.” / drekinci,
Hayır, anonim şirketlerde sahipler üretüm sürecine katlılmazlar. Onlar, kendilerini temsilen bir “koordinatör sınıf” oluşturarak işlerini yürütürler. İşlerinin bir kısmını, mevcut düzen içerisinde taşeronlara da yaptırırlar.
“Böyle bir şirketin sahibi tüm çalışanlar olacaktır diyorsunuz.”/ drekinci,
Hayır böyle de demiyorum.
“Bu sistemde üretim araçlarına sahip bir işveren kesimi yoktur. Mülkiyet çalışanlara da ait değildir. Sosyal mülkiyet söz konusudur.” Demişim.
“Yani bir şekilde kurulmuş bir şirkete yönetim biçimi öneriyorsunuz”/ drekinci,
Mevcut sisteme hizmet eden, onun işini kolaylaştıracak bir öneri değildir bu sistem. Kaldı ki, üretenlerin özne (yönetimde) olmadığı bir (kapitalist) sistemde, öz yönetimden söz edilemez. Ancak, “Japon modeli” dediğimiz “kalite kontrol çemberi” modelleri uygulanabilir ki, avanak kitleler bunu hazmedebilir ancak. Çünkü, sektör başarılı olup da karını artırdığında, üreten sonuçtan pay alamazken, sektör zarar ettiğinde bedelini daha çok çalışanlara ödettirirler.
“Halbuki bu şirketi kim kuracak? Nasıl kurulacak? Kaynaklar nereden bulunacak? Çalışanları kimler olacak?
Bu soruların cevapları önemlidir”/ drekinci,
Evet önemlidir ve de up uzun bir konudur. Zaman içinde burada açmayı umuyorum detayları.
Kısaca değinirsek, bu sistemin erdemleri öncelikle emekçiler tarafından, (hiç olmazsa teorik yanı) anlaşılmalı.
“Şirket” sözcüğü yerine, “kolektif mülk” deyimi kullandığında, amacının özüne uygun olduğu daha kolay anlaşılacaktır.
En küçük birimden en tepedeki devlete kadar olan kademelerde KONSEYLER BASAMAĞInın, üretim, yatırım ve denetim etkinliklerinin içinde olduğunu düşünürsek, sorularınızın cevabını da basit yoldan vermiş oluruz.
Yorumunuzun geriye kalan kısımları, mevcut şistem içerisinde “öz yönetim” düşünülmesi varsayımına dayandığından, kaygılarınızın da geçersiz olduğunu düşünüyorum.
Mevcut özel ya da kamu iş yerlerindeki çalışanların örgütsel yapısı bilindiği gibi, üç sınıftan oluşmaktadır: üreten, yöneten ve sahip.
Burada yöneten (koordinatör) sınıf, sahip adına bütün kararları alır ve uyguLATIR. Klasik üretim-yönetim modellerinde böyledir. Ancak, modern denilen üretim-yönetim biçimlerinde, “kalite kontrol çemberi” modeli uygulanmaya çalışılır ki bu, “öz yönetim” sisteminin kötü ve sahte bir kopyasıdır.
İsdemir’de özelleştikten sonra uygulanan sistem budur. Uygulanmaya çalışılan desek daha doğru olur. Çünkü, çalışanların önceden torpil ilişkileriyle yetkilendirilmiş mekanizmayı bozabilmeleri çok güç olacaktı ve de öyle oldu. Üst kademedeki 5 profesyonel yöneticinin çabaları, aşağıya inene kadar büyük oranda aşınmaya yüz tutmuştur. Bu durum da gösteriyor ki, asıl öz yönetim modelinin sağlayacağı demokratik katılımcılık (ürettiğini yönetme) anlayışı bir kültür ya da toplumsal proje disiplini olarak yerleşmedikçe sonuç yine acımasız yıkımlara neden olacaktır. İsdemir de de maliyet düşürme ve sendika üyeliği nedeniyle aynı yönetim, binlerce insanı işten atmıştır.
Kapitalist Yönetim Örgütlenme Piramidi ile Kamu Kapitalist Yönetim Örgütlenme Pramidi alt başlık yazı içeriklerinde, kasaya yakın bir yerde hanedanlık ve onun üyelerinin durumları gözden geçirildi sanırım
Kapitalist yönetim piramidinde en tepede duran üst yöneticiler, en fazla para alanlardır. Görevleri de aşağıdan yukarıya para aktarma faaliyetini yürütmektir.
Bunu alttakileri çalıştırarak ve kontrol ederek yaparlar. Sektör sahibinden aldıkları yetkiyle, hem üretim yatırım-satış faaliyetini yürütürler, hem de alttakileri en ucuz çalıştırmanın (baskı dahil) her türlü taktiğini geliştirirler. Az yorulurlar ama çok para alırlar.
Bu sektörde kasanın en tepede olması ve kendilerinin de kasaya yakın durmasının anlamı şudur:
İşletmenin tek amacı (ne pahasına olursa olsun) kar'ını yükseltmektir.
Kamu*kapitalist sistemde ise, amaç işsizliği önlemek diye tanımlansa da, torpil ve iktidar partisine taban oluşturma amacı önceliği alır. Burada da hak edilmemiş kazançlar öncelik almıştır.
Şekilleri incelerseniz görülür ki, piramidde çalışanlar en altta, diğerleri çalışanların üstündedir.
İsdemirde haftalık demiryolu bakım çalışmasında, çalışan bir işçinin başında üç amirin beklediğini gördüm. (Mühendis, ustabaşı, postabaşı). Daha bunun üzerinde baş mühendis, ünite müdürü, gurup müdürü, müdür yardımcıları, genel müdür... diye sıralanır. Aynı işin denetçiliğini yaparlar. Bu durumlar kamu kuruluşlarında görülen alışıldık durumlardır.
Demokratik (özyönetim) Örgütlenme Pramidi alt başlığı içeriğinde ise eşitlik, hak, hukuk ve adalete uygun insanca yaşama ön görülmektedir. Bilmem yanlış mı düşünüyorum?/ drekinci,
Özyönetim modelinde ise, dediğiniz amaçlar edinilmektedir. O üçgen piramidin tepesinden tutularak, yan yatırılmış bir konum alır. (şekildeki gibi). İşte DEVRİM budur. O zaman ne olur? Çalışanların ayakları gibi, koordinatörlerin ayakları da yere değer. Yani, onlar da üretim faaliyetlerinde yalnızca TARİF ve komuta ile yetineceğine, elini taşın altına sokarak, yani örnek olarak iyi üretmenin kılavuzluğunu yaparlar.
Bu modelin piramidi elbette üç basamak olarak kalmayacaktır, (üst yönetim, nezaretçi ve işçiler olarak).
İki sınıfa inecektir: işçiler ve konsey üyeleri olarak. konsey üyeleri aynı zamanda üretimde de bulunacaklar. Belli zaman dilimlerinde raporların ve görüşlerini bildiren toplantılara katılacaktır.
Konsey üyeleri sabit olmayacak, işinde ehil olan ve sorunlara hakim olanlar arasından çalışanların oyu ile seçilecektir.
Öz yönetimden amaç belli kesimlerin parasının miktarını artırmak değil, kazanılmış olan paraların, öncelikle bulunduğu bölgenin ekonomik ve sosyal gereksinimlerini karşılayacak yatırımlara harcamak olacaktır.
Özyönetimin konsey halkaları ve onların aldığı kararların faydalı etkileri, göle atılan bir taşın kenara doğru yaptığı halkalara benzeyecektir. Sorunları çözüm aşamaları, içten dışa doğru ve ulus aşırı boyutlara kadar çıkacaktır. Tabi bu ivmeler, denge ve doyum sürecinde yaşanacaktır.
Sevgili zihni
kurulu bir fabrikada, bir işyerinde şu veya bu şekilde üretim organizasyonları düşünülebilir. uygulamaya koyulabilir.
Ancak böyle bir fabrikanın kurulma aşamasında kaynak nerden bulunacaktır. Bulunan kaynak fabrikada hak iddia edecektir.
Sn. drekinci,
başka bir yazıda önce kamulaştırma demiştim.
Öncelikle sosyalist adımın atılması gerekiyor. Üretim araçları ve ulusal servet öncelikle kamulaştırılmalıdır. Daha sonraları, hazır kurulu fabrikaların faaliyetleri devam ederken, bir çeşit "havada ikmal" taktiği uygulanabilir. İş yerlerinin kurlu sermayesi ve genel giderleri bellidir önceden. Ulusal kaynaktan ayrılacak işletme faliyeti asgari fonu, iş yeri konseyinin kullanımına verilecektir. İş yeri konseyi, bu fonu yönetmelik çerçevesinde kullanacaktır. İşyeri kazancından ulusal havuza aktarılacak (bir çeşit vergi) miktarı, günün koşullarına ve makro-ekonomi gereklerine göre uzmanların vereceği karara bağlı olacaktır.
Kimse sermayesini alın fabrika kurun sizin olsun demez./ drekinci,
Elbette, zaten bu düzenin bunalımını aşmak için icat edilmiş bir sistem olarak önermek "uzatmaları oynamaktan” başka anlamı olamayacaktır.
İsdemir devlet aracılığı ile kuruldu. Devletin ve toplumun malı.
Bunu çalışanlara da veremezsiniz.
Özelleşti. Özel bir patron aldı.
Artık tüm karı zararı , üretim organisazyonu, pazarlaması, rekabeti vs bu patron sorumluluğuna girer. Artık burada özerk bir yönetim de kuramazsınız./ drekinci,
Evet, bu durumu bir sosyalizm operasyonu paklar ancak.
Bahsettiğin özerk yönetim. Çalışanların sahibi olduğu üretim aracı ancak üretim kooperatifleri şeklinde olabilir. Böyle kooperatiflerde kaynağı üyeler verse bile çalışan durumda olmaları gerekmiyor./ drekinci,
İşte, sosyal demokrasinin kapitalizme hizmeti bu olsa gerek. Kooperatifçilik örneği...
Oysa, sosyalist sistemin ÖZ YÖNETİMİ’nin, bu günkü kooperatifçilik uygulamasından farkı, şu kırmızı cümlenizin tersindeki durumdur. Yani, kolektif mülk ortaklarının çalışma zorunluluğu olmasıdır. Çok iyi bileceğiniz gibi, sosyalizmde çalışmadan kazanmak olmayacaktır. Özel durumlar hariçtir tabi.
Dolayısıyla biraz soyut gibi kalıyor.
Ne dersin
Sevgiler
Burada öz yönetimin ayrıntılarını ve pratik uygulamalarını anlatmak yerine, ana mantığını ortaya koymak niyetindeyiz. Yoksa, elbette her sektörün ve her zaman dilimin dayatacağı farklı koşullar olabilecektir. Bir uzmanlar kadrosunun ince ayrıntıları tartışıp, güncellemesi gereken bir düşüncedir.
Sevgili zihni
Bir fabrika veya üretim kooperatifi daha kurulma aşamasındayken mutlaka bir kaynağa ihtiyaç duyar. Bu kaynak ise insanların birikimlerinden sağlanır. Birikimler ise bir başka alanda çalışmanın ürünüdür. (ya bir kapitalistin kapitalist işleyiş içinde çalıştırdığı işçilerin sömürüsüne dayalı birikim olabilir. Veya tek tek çalışanların ihtiyaç fazlası birikimlerinden olabilir. Birincisinde fabrikayı tek bir patron kurabilir. İkincisinde ise pek çok insanın kısıtlı birikimlerinden yaratılan kaynak olabilir.
Sn. drekinci,
Burada, Sosyalizme yumuşak geçişten söz ediyoruz. Yutturabilirsek egemenlere. Yutturamadığımız yerde başka seçenekler girmelidir devreye tabi.
Bu bağlamda,
“Tüm servetler öncelikle KAMULAŞTIRILMALIDIR” ön koşuluna bağlıyoruz ÖZ YÖNETİM uygulamalarını.
Kamunun elinde olan nakitler+kurulu iş yerleri+bunları işletecek teknik iş gücü bilgileri..vs,
ülke çapında homojen bir dağılımla paylaştırılacaktır.
Devlet, "otokontrol mekanizması" olarak kullanacağı bir kaynağı elinde bulunduracaktır (merkez bankası gibi).
Yurt çapında işleyen (üreten) fabrikaların ya da başka sektörün tıkanan yerlerinde, (yerel kaynaklardan sağlanamayacak yardımları) devreye sokacaktır. Bu tür alışveriş arz ve talep işleri, birim konseylerinin bölge konseylerine ileteceği bilgiler doğrultusunda gerçekleşir.
Kaynak budur özetle.
Kişiler kurduğu fabrikada neden çalışmak zorunda olsun ki? Zaten bir başka alanda çalışmaktadırlar
.
Fabrikayı kişiler kurmamaktadır ki, çalışmaMA hakkını kullanabilsin? Kolektif mülk demiştik. Üretim aracının ne tek başına sahibi, ne de mirasçısıdır. Sahip olduğu şey, üretim aracının (emeği karşılığındaki) getirisidir.
Birikimleri bir başka alanda bir başka üretim için kaynak olmaktadır. Ve bu kaynaktan dolayı bir gelir elde etmeleri de doğal olmalıdır.
Evet doğaldır gelir elde etmeleri. Ancak, elde edilen gelirden kendisi “zenginleşme ya da refah” payını alırken, servet biriktirme yerine, eline geçmeden, yine içinde bulunduğu konsey tarafından alınacak kararlarla, daha çok istihdam yaratma eylemine girmesi koşuldur.
Şöyle bir örnekle açıklamaya çalışayım pastadan pay alma durumunu:
Bütün çalışanların bir havuzun içerisinde, bir lastik botun üzerinde durduğunu düşünün. Havuz fabrikadır. Bot, üretim aracıdır. Çünkü, üzerinde oturmaktadır. Amaç suya batmadan, (zarar etmeden) yükselmektir. Havuzdaki su ise, üretimden gelen kazançtır.
Bütün çalışanlar aynı havuzda demiştim.
Havuza su akıtan musluğu açıyoruz (çalışıp üretmek). Havuza su doldukça, suyun seviyesi yükselecektir. Suyun seviyesiyle birlikte botlar ve üzerindekiler de eşit yükselecektir. Yükselmedeki hız, girişteki musluğun kapasitesine ve suyun debisine bağlı olacaktır. (yatırım-teknoloji-performans).
Havuzdaki su, botları rahat yüzdürecek düzeye (ortalama geçim düzeyi) geldiğinde, hatta havuz suyunun taştığında, taşkın suların, başka yatırım alanlarına oy birliğiyle kaydırılması sağlanacaktır. Taşan suları kimse evindeki tanklarda stoklama yapamayacaktır (kapitalizm).
Bu havuzun fazlalıklarıyla yapılan başka yatırımlardan kar gelmesi gerektiğini söyleyeceksin?
Evet, saadet zinciri bu aşamadan sonra oluşacaktır. Yani, bu ikinci yatırımdan gelen getiriden payını alacak olan birinci havuz sahipleri, yaşam standartlarını bir basamak üste çıkarmış olacaklardır. Aynı zamanda, toplumun diğer işsiz kesimine ÜRETİM ARACI kazandırmıştır.
Yani, kazancının ana parası üretime geçtiğinde, ana para topluma terkedilmiş, kazancının belli oranı kendisine akmaya devam etmiştir.
Gelir sahibi olmanın ana çerçevesi şudur bu projede:
Kişinin sahipliğine akacak gelirin sınırı, kendi ömrü boyunca yaşayabileceği sınırsız tüketim karşılığıdır. Yapamayacağı tek şey ise, kendi ölümüyle birlikte sahip olamayacağı şey, üretim aracıdır.
Çünkü, üretim aracına sahip olanlar, bir kısım insan üzerinde egemenliğin ilk kurumu kurmuş olacaktır. Bu daha sonraları, (kapitalizmde olduğu gibi) siyasal egemenliğe ve toplumu her yönüyle kontrol altında tutmaya kadar gidecektir.
Başka deyişle biriken servet, daha doğmamış olan nesiller için değil, öncelikle yaşayan muhtaçlar için harcanacaktır. Sistem böyle devam ettiğinde doğal olarak, toplum, yeni doğacak çocukların dahi yaşamsal gereklerini garantiye almış olacaktır.
Sonuç itibariyle. Sosyalist bir kamulaştırma ve merkezi organizasyon şart
.
Evet diyorum buraya da.
Ancak kamulaştırmada adaletsizlik olmaması için kamulaştırılan üretim araçlarını maddi karşılığı sahiplerine ödenerek, kamu tarafından satın alınarak yapılmalıdır
.
Burada katılmıyorum. Çünkü, sosyalizme geçiş bir devrim niteliği kazanacaksa (ki öyle olmazsa yaşatmazlar) servetin geçmişi sorgulanmalıdır. Biraz acıtır ama, eskisinden daha mutlu olma garantisi olacaktır.
Teşekkür ederim katkılarınızdan dolayı


Yazan:zihni Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply
Sevgili Ece,
her zamanki içtenliğinle döktürdüğün konu yine reytingi en yüksek konuların başında gelmekte. Bu senin suçun değil elbette. Var olan bir olguyu sorguluyorsun haklı olarak.
Bir zamanlar Mısırda gelenekçilere karşı darbe yapan Abudulnasır (tam yazabildi mi bilmiyorum adını) bir duruma el koyar. Darbeden önce ülkede yıllardır tartışılan bir konu varmış, KURAN HALUK MUDUR, MAHLUK MUDUR? tartışması. Halk ikiye bölünmüş (3. taraf izleyici). Bir kısmı haluk, diğerleri de “mahluk”tur dermiş. Devlet darileri, üniversiteler, sokaklar, kahvehaneler… her yarde bu konu tartışılırmış.
Abulnasır BEY, danışmanlarıyla karar alarak bu işe bir son vermek amacıyla, ülkenin düşünür geçinenlerini toplamış bir yere.
Kuran “haluktur” diyenler şu tarafa, “mahluktur” diyenler bu tarafa toplansın demiş. Soracağım, yanlış söyleyenin kafasını uçurturum demiş.
Toplanmışlar.
Danışmanlardan biri, “komutanım, falan yazar burada yok, onu da getirelim” demiş. Jandarma zoruyla getirmişler.
Komutan diğerlerini bırakmış, bu “kaçak yazar” ile ilgilenmeye başlamış.
-Söle bakalım kuran haluk mudur, mahluk mudur yazar efendi? demiş.
(Mısırın sanki Aziz nesini gibi biriymiş O)
-Yazar efendi kadar taş düşsün başına e mi komutan” demiş.
Allah allah! bak şu cesarete!
devam etmş, ey sersem herif, ülkemizde açlık, yoksulluk, eğitimsizlik, ve hayata dair bir sürü birinci sorunlar dururken, bu konuları tartışıp ta insanları meşgul etmeini yararını sen söyle” demiş.
Abdulnasır,
-tamam ben danışmanımı buldum” demiş. Diğerlerini zindana attırmış, bu tartışmaya son vermiş.
Öykü bu ya, hisse ve kıssa varsa buyurun. yoksa, yazımamış sayın.
sevgiler.
Yazan:zihni Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply
Bir de,
kadınlar ve ateistler camilere gitmediğine göre, imamlar ömür boyu grev yapabilirler, sakıncası yok. Ama, vergilerin o tarafa kayan kısmını sorgulamak gerek:)) Hizmet almadığın bir şeye vergi vermek caiz midir?
Yazan:Talha Can Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply
Suat Bey, Mehmet Bey,
ilk yorumunda da belittiğim gibi söylediklerinize katılıyorum ama hedef olarak görüyorum Yani alınması gereken yol var, buna geçiş dönemi diyebilirsiniz? Diğer İslam ülkeleriyle karşılaştırmayı haç hizmetleri babında kasdetmiştim. Bunun için objektif bir deneye ihtiyacımız var. Hacca bir özel şirketle gidin, bir de Diyanet’le. aradaki farkı görürsünüz. Üstelik özel sektör şuan en iyi halini almış olsa dahi. Diğer ülkelerin bu servisleri ile diyanet karşılaştırılamaz bile. Haç mevsimi veya haricinde Mekke’de ve Medine’de servis sunan en iyi kurum diyanettir. Özel sektörle giden tanıdıklarım var, bin rezil olmuşlar. Diyanetin kuruluş misyonunu da izlediği yoluda biliyorum. Başından şimdiye kadar kimlerin geçtiği de ortada. Tabi şimdikini ve daha önceleri birkaçını hariç tutuyorum. Ama benim vurgulamak istediğim, ne kadar önünde statik bir engel olmasına rağman diyanetin ülkemizde olumlu hizmetlere imza attığı ve bahsedilen geçiş için tam uygun bir ortamın olmadığı. Türkiye’de toplumsal ayarını tutturamamış cemaatler var. Durumun iktidar kavgasına, hasede, nifaka dönüşmesi hiç iyi olmaz. Toplumda bu tür olaylar toplum mühendislerine de, gizli iktidara da fazlasıyla malzeme çıkararır. Siyasal tarafsızlığı hep savunmuşumdur. Bu anlayışıma göre Diyanet kurumunun varlığı zaten aklıma yatmaz. ama şuan buna böyle bir geçiş sadan çıkmış balığa döndürür. Zamana, yani önce bir oluşum ve birikime ihtiyaç var.
Yazan:Talha Can Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply
Zihin Bey,
son yorumunuz hoş olmuş:)
Yazan:freedom Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply
Ben verdiğim verginin din adamlarına maaş, camilere elektrik, su, gaz olarak gitmesini istemiyorum.
Sabahın köründe arapça gürültülerle veya davul sesleriyle uyanmak istemiyorum.
Yazan:Mehmet Edebali Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply
Talha Bey,
Tamam ben de sizi anlıyorum.
Ama şu örneklerde behsettiğiniz örneğe kısmen benzer:
Rakının en iyisini devlet yapıyor, TEKEL özeleşmesin.
Özel sektör piyango işini çeviremez, MİLLİ PİYANGO özelleşmesin.
vb…
Yazan:Aydın Vatandaş Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Ben imamlara zam (pardon ek tazminat) verilebileceği görüşündeyim. Ama ön şartn olarak cenaze, mevlit, hatim vs gibi bilimum “ekstre” lerden elde ettikleri ücret, komisyon, bahşiş (artık her ne ise) gibi gelirleri makbuz karşılığı gerçekleştirmeleri ve bunları maliyeye beyan etmeleri koşuluyla. Günde (en iyi ihtimalle) en fazla 3-4 saat çalışıp denk kadro derecedeki memurla aynı ücreti alıp bir de yok şudur yok budur diye şikayet etmek ne ahlaka, ne dine, ne de insanlığa sığar diye düşünüyorum.
Bu memlekette imamlardan daha az para alan ve bunun karşılığında 8 saat mesaiyi tamamlayan pek çok memur var bu unutulmaya.
Ha bu arada devletin namaz kıldırmak için 657 ye tabi bir “ordu” bulundurmasının laiklik ilkesi ile ne kadar bağdaştığına ilişkin tartışma apayrı bir konu. Ama vakıf sistemi ile bu işlerin finanse edilmesinin en büyük sakıncası ise bu görevleri yerine getiren kişilerin sicil amirlerinin sadece ve sadece kendi vicdanları ve vakfın mütevelli heyeti olacak olmasıdır. Yani bir nevi siyasi otorite karşısında bağımsız bir ruhban sınıfına (Osmanlı örneğinde olduğu gibi) izin veriyor olmasıdır. Mazallah rejim tehlikeye düşer müşer….
Neyse bu sığ düşüncelerimle umarım okuyucuları fazla sıkmamışımdır.
Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
freedom
ben de Pazartesi sabahlari yan taraftaki okuldan gelen istiklal marsi “gurultusu” ile uyanmak istemiyordum okul zamanlari ama ne yaparsin…
bu ulkede yasamanin bir bedeli var! kendimi buna saygi duymak zorunda hissediyorum…
Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
okul zamanlari derken: okullar tatil olmadan once yani…
Yazan:blue Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Bu, hiçbir zaman hizmet almayacaksınız demek değil. Zaten vatandaş olarak payınıza düşen ancak cenaze namazınızı karşılıyor. Hem, nasıl çalışanlar cebinden devlet işsizlik maaşı veriyorsa; ki bir gün siz de işsiz olabilirsiniz; ateistlerin de potansiyel birer dindar olabileceklerini unutmayalım. Ayrıca ateistin tanrıya inanmaması bir şey değiştirmiyor. İçtiğiniz su, yediğiniz yemek, soluduğunuz hava içinde o camilerde iki büklüm el açıp dua eden ihtiyarların ve ona namaz kıldıranların payı olduğunu düşünüyorum.
Kadınlar konusunda: Kadınların camileri kullanmadığını nereden çıkarıyorsunuz?
Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Sn. blue,
kadınlar ve ateistler camilere gitmediğine göre, imamlar ömür boyu grev yapabilirler, sakıncası yok. Ama, vergilerin o tarafa kayan kısmını sorgulamak gerek:)) Hizmet almadığın bir şeye vergi vermek caiz midir?
Bu, hiçbir zaman hizmet almayacaksınız demek değil. Zaten vatandaş olarak payınıza düşen ancak cenaze namazınızı karşılıyor.
Maliye memuru bir gün kapıma dayanır “Yat vergisini vereceksiniz” diye.
-Ama benim yatım yoook!
-Olsuun, bir gün olmayacak demek değildir ki.
Hem, nasıl çalışanlar cebinden devlet işsizlik maaşı veriyorsa; ki bir gün siz de işsiz olabilirsiniz; ateistlerin de potansiyel birer dindar olabileceklerini unutmayalım.
Burayı hiç anlamadım, aşırı sıcaklardan olabilir efendim. Lütfen, özne-yüklem ve konuyla ilgisini yeniden, daha anlaşılır yazabilir misiniz?
Ayrıca ateistin tanrıya inanmaması bir şey değiştirmiyor.
Bir üniversiteye gitMeyenin harç parası ödeMesi gibi bir şey mi? Ya da hıristiyanların bu işteki sorumluluğu?
İçtiğiniz su, yediğiniz yemek, soluduğunuz hava içinde o camilerde iki büklüm el açıp dua eden ihtiyarların ve ona namaz kıldıranların payı olduğunu düşünüyorum.
Ben de sizin gibi düşünebilsem keşke, ya da bütün bilim dünyası…, o zaman, imam maaşlarındaki sorun hallolurdu gibime geliyor:)
Kadınlar konusunda: Kadınların camileri kullanmadığını nereden çıkarıyorsunuz?
Kullanıyorlar mı gerçekten? Neden gerek duyuyorlar ki? Çok da bilgim yok bu konuda doğrusu.
Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
not:bir üstteki yazıda aşağıya aldığım cümle bana aittir, koyu renk düşmüş, mümkünse arada düzeltilebilir mi?
“Ben de sizin gibi düşünebilsem keşke, ya da bütün bilim dünyası…, o zaman, imam maaşlarındaki sorun hallolurdu gibime geliyor:)”
Editörün notu : isteginiz üzere düzeltme yapildi.
Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Blue bey / hanim hakli.
Mesela ben kimsesiz olarak buyumedim. Dolayisiyla cocuk esirgeme kurumunun hizmetlerinden faydalanmadim. Artik kartlastigimdan bundan sonra faydalanma ihtimalim de yok. İlerde huzurevinde belki..
Ayrica sakat da degilim. Devletin sakatlar icin sundugu hizmetlerden de faydalanmiyorum.
Evime cok sukur pek hirsiz girmedigi icin polisiye hizmetlerden de bir turlu faydalanma imkanim olamadi.
Savas filan da cikmiyor ki devlet beni korusun; military hizmetinden faydalanayim.
Vergi neden alinir sorusuna tarihte cok cevap aranmis; degisik teoriler var…
Su anda kabul goren -yanlisim varsa duzeltin lutfen- verginin toplanma sebebi devletin sundugu hizmet ya da vatandasin aldigi hizmet degil; bir vatandaslik borcu olmasi. Devlet vergi toplamak icin sebep gostermez. Sunun icin topluyorum demez…
Dolayisiyla “ben bu hizmeti almiyorum; neden vergi odeyeyim” turunden yaklasimlar gecersizdir. Devlet hizmetleri satmiyor cunku, sosyal sorumluluk ilkesi geregince yapiyor. İstemese yapmaz ve ayni vergiyi almaya devam eder.
Devletimiz buyuktur. Koruyalim, kollayalim. (mesaj vermeden bitiremezdim.)
Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Zihni Bey,
Bunlar özel tüketimden alınan vergiler. Alaka kurmak pek doğru değil. Diyanet hizmetlerinden faydalanma vergisi gibi bir vergi de yok zaten değil mi?
Eriklerle şeftalileri karıştırmayalım lütfen!
Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Maliye memuru bir gün kapıma dayanır “Yat vergisini vereceksiniz” diye.
-Ama benim yatım yoook!
-Olsuun, bir gün olmayacak demek değildir ki.
Zihni Bey,
Bunlar özel tüketimden alınan vergiler. Alaka kurmak pek doğru değil. Diyanet hizmetlerinden faydalanma vergisi gibi herkesten zorla toplanmakta olan bir vergi de yok zaten değil mi?
Eriklerle şeftalileri karıştırmayalım lütfen!
(editore not: onceki msji onaylamaniza gerek yok, bu onun modifiye edilmis halidir.)
Yazan:blue Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
zihni bey,
Bu benzetmede yat=din’e mi tekabül ediyor. Umarım bir gün yatınız olur :)
Ateistler toplumun çok küçük bir bölümüne tekabül ediyor. Verdiğiniz vergilerden 3-5 kuruş diyanete gidiyor. Diğer tarafta “benim de dine 3 kuruş katkım oldu” deme fırsatınızı da tepiyorsunuz. Hem dediğim gibi cenazenizin yıkanıp kefenlenmesi, namazınızın kılınması hizmeti zaten verdiğiniz vergiyi aşıyor. Söylenmeye hakkınız yok diyorum. Hem ekseriyetle insanlar ateist ölmüyorlar. Hasta olunca, ölüm döşeğinde “yandım Allaaaah !” diye bağırıyorlar. Mantık olarak da her ihtimale karşı kapıyı hafif aralamakta fayda var :)
Bilim dünyası benim gibi düşünmeye başladı bile. 50 sene önce bilim madde ezelidir diyordu. “Bilim ‘madde ezelidir’ diyor, hey ahmak dinciler” diyenlerin şimdi yanıldığını anlıyoruz. 50 sene önce bilim maddeden başka bir şey yok da diyordu. Şimdi kuantumdan bahsediyor, aslında herşey bizim algımızla şekilleniyor, elektronlar bir kaybolup bir ortaya çıkıyorlar, paralel evrenler var, filan demeye başladılar. Ateizmi desteklemek için bilime sarılanlar, ne yazık ki son gelişmelerden sonra bu desteklerini büyük ölçüde yitirdiler. Bu yüzden her vesileyle “bilim” demeyin bence. O artık bizim safımızda :)
Şu kitabı okumakla başlayabilirsiniz:
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=94029&sa=25756219&session=17927233962244225218&LogID=
Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Sn. IjI,
Zihni Bey,
Bunlar özel tüketimden alınan vergiler. Alaka kurmak pek doğru değil. Diyanet hizmetlerinden faydalanma vergisi gibi zb>herkesten zorla toplanmakta olan bir vergi de yok zaten değil mi?
Eriklerle şeftalileri karıştırmayalım lütfen! diyorsunuz.
Vergilerin kamu zoruyla toplandığını sanıyordum, gönüllü değil.
Diyanet bütçesi 37 kurumu solladı 24 Ekim 2006 - Diyanet İşleri Başkanlığı, 2007 için ayrılan 1 milyar 638 milyon 383 bin YTL’lik bütçesiyle kamu idaresindeki genel bütçeli 50 idare içerisinde 13′ncü sıraya yerleşti.
Personel giderleri açısından bakıldığında ise Diyanet, personeline ayırdığı 1.326 milyar YTL’le, sırasıyla MEB, MSB, Sağlık Bakanlığı, EGM, Jandarma Genel Komutanlığı ve Adalet Bakanlığından sonra bütçede yedinci sırada bulunuyor.
DİYANETİN BÜTÇESİ, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı gibi icracı bakanlıkların bütçesini dahi 2 ila 4 katına ulaşmış durumda.
Gerçekten de diyanet bütçesi diye bir şey yokmuş:) Yani, adı “diyanet bütçesi” olmayınca, yok sayılıyormuş.
Ve
Kamu ihtiyacı (gereksinimi) ile kamu gideri arasında bir “sebep-sonuç” ilişkisi vardır. Gerisini siz anlarsınız:)
Ve bilgi olsun diye ordan-burdan derledim:
İmam-hatip Okullarının ve liselerinin zaman içinde verdikleri toplam mezun sayısı 2 milyon civarındadır. Türkiye’deki cami sayısı 75 bin civarındadır. Bu duruma göre, Diyanet İşleri Başkanlığının, diğer hizmet alanlarıyla ‘İmamlık, Hatiplik ve Kur’an Kursu Öğreticiliği’ gibi görev yerlerine eleman bulmakta güçlük çekmemesi gerekir.
Türkiye�de nüfusun %10’nun sakat olduğu söylenirken bu kitle, ulusal gelirin sadece on binde dördünden yararlanabilmektedir. Eğitim çağındaki sakatların sadece %2, 57’si eğitilebilmekte, çalışma yaşındakilerin ise sadece %1’e yakını istihdam edilebilmektedir.
Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Sn.blue,
Bu benzetmede yat=din’e mi tekabül ediyor. Umarım bir gün yatınız olur :)
İçtiğiniz su, yediğiniz yemek, soluduğunuz hava içinde o camilerde iki büklüm el açıp dua eden ihtiyarların ve ona namaz kıldıranların payı olduğunu düşünüyorum.
Bu benim için olumlu bir dua o zaman:) İçtiğim su, yediğim yemek kadar gerçek (somut) bir beklenti öyleyse. Bir yatım olursa eğer bu duadan sonra (ömrümün sonuna kadar, söz veriyorum, tamamını din kurumlarına bağışlayacağım:) ve hemen selevat getireceğim (bunu her zaman yapabilirm de).
Verdiğiniz vergilerden 3-5 kuruş diyanete gidiyor. Diğer tarafta “benim de dine 3 kuruş katkım oldu” deme fırsatınızı da tepiyorsunuz.
DİYANETİN BÜTÇESİ, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı gibi icracı bakanlıkların bütçesini dahi 2 ila 4 katına ulaşmış durumda.
Gerçekten de 3-5 kuruş gibi görünüyormuş:)
Hem dediğim gibi cenazenizin yıkanıp kefenlenmesi,…
Bir cenaze için miydi bütün bunlar? Değmez bence. Topu topu 3 saatlik bir hizmet için bu kadar vergi hangi adalette vardır acep?
Hem ekseriyetle insanlar ateist ölmüyorlar. Hasta olunca, ölüm döşeğinde “yandım Allaaaah !” diye bağırıyorlar.
Hiç rastlamadım öylesine; gerçekten var mıdır böyle bağıran? Bildiğim kadarıyla, “korku dini” bağırtır böyle ancak. Bir de, yaşarken insanlığı ve doğayı ve evreni sömürme eylemini gerçekleştirip de, bütün biriktirdiklerini bu dünyaya terk etmek zorunda kalan doyumsuzlar bağırabilir diye düşünmekteyim.
Bilim dünyası benim gibi düşünmeye başladı bile.
Ooo! Dize getirdiniz yani bilim dünyasını:) Oydsa sizin, bilim dünyası gibi düşünmeniz yakışırdı.
50 sene önce bilim maddeden başka bir şey yok da diyordu.
“Şimdilik yok” diyebilir bilim ancak. Varsayımlarını altında değil, olanaksızlıkların altında ezilir bilim ancak.
Şimdi kuantumdan bahsediyor,
Kim bahsediyor kuantumdan? Din mi?
aslında herşey bizim algımızla şekilleniyor,
Nei di o hristiyan filozof papazın adı? Ha hatırladım, Berkeley’di sanırım. Onun görüşüdür bu. Ama sadece görüşü… bizim İslamcılarımız ciddiye alıyor ancak.
elektronlar bir kaybolup bir ortaya çıkıyorlar, paralel evrenler var, filan demeye başladılar.
evet desinler, neyi kanıtlar bu sizce? Sonra bir kaybolup bir ortaya çıkanların quarklar olduğunu sanıyordum. Bir daha bakınız lütfen zamanınız varsa tabi.
Ateizmi desteklemek için bilime sarılanlar, ne yazık ki son gelişmelerden sonra bu desteklerini büyük ölçüde yitirdiler. Bu yüzden her vesileyle “bilim” demeyin bence. O artık bizim safımızda :)
Eyvaaahh:) tekrar geriye sardık asırları desenize?
Yani, siz Nevton’da kalmışsınız sanırım. Oysa, Newton, hem parçacıkların, hem de çekim gücünün Tanrı tarafından yaratıldığını kabul etti ve böylece daha ileri çözümlemelere gitmekten kurtuldu (batı düşüncesinde dönüm noktası/f.capra-s:77)
Ama quantum Newton gibi pes etmemiş. Buna ne diyorsunuz?
Selam ve sevgiler
Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Zihni Bey,
Diyanet bütçesi yok demedim ki.
Diyanet vergisi yok dedim. Bunu da devletin vatandaşlarına sunduğu bir sosyal hizmet olduğunu vurgulama amacıyla söyledim. Devletin vergi toplamak için sebep gösterme ihtiyacı olmadığını da ifade ettim. Yani tabii ki zorla toplanıyor vergi.
Anlatmak istediğimi farklı bir şekilde tekrar edeyim:
Sosyal hizmetler özel hizmet gibi fiyatlandırılan şeyler değildir. (yat vergisi de özel hizmet nedeniyle alınmıyor ya, neyse…) Vatandaş olmamız devletin bizden vergi alması için yeterli bir sebeptir. Daha fazla sebep aramak gereksizdir. Ben şu hizmetten faydalanmıyorum, bunun bütçedeki oranına göre benim vergimden kısıntı yapılsın demenin bir mantığı olamaz. Benim de faydalanmadığım ama devletin vermek zorunda olduğu birsürü hizmet var. Önceki mesajımda da yazmıştım. Bunları öne sürüp vergimden düşürmek isteyebilir miyim? Hayır.
“Bütçeden bu hizmete bu kadar para harcanmasın” ya da “Bu hizmeti devlet yürütmesin” demek ise apayrı birşeydir. O tartışılır, gereği var mıdır yok mudur diye.
Ama “bu sosyal hizmetten ben faydalanmıyorum ve vergimin ona düşen payı beni rahatsız ediyor” diyecek olursanız, insanlar çıkar biz de şunlardan şunlardan faydalanmıyoruz ama paşa paşa vergisini ödüyoruz diyebilirler. Haklıdırlar da..
Yazan:freedom Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
ljl bey/hanım,
İstiklal Marşı bu ülkenin milli marşıdır. Ona saygı duymak zorundasınız. Kaldı ki kimse gecenin 5′inde kalkıp insanları rahatsız edecek şekilde söylemiyor. Ezan ise uyuyan insanları uyandırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Namazını kılacak insan zaten saatini kurar uyanır. Hangi devirde yaşıyoruz? Davul mevzusu da tamamen aynı. Saçmalıktan başka birşey değil.
Sabaha doğru okunan ezan ve ramazan davulları resmen insan hakları ihlalidir.
Diyanete isteyen istediği katkıyı yapsın. Ben yapmak istemiyorum. Cenaze namazım da kılınmayacak. İmamın karşısına da gitmeyeceğim. Niçin imamlar için para vereyim. İsteyen istediği kadar versin.
Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
freedom
o marşta şu dizeler de var canım benim:
o ezanlar ki şehadetleri dinin temeli
ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli
çok saygı duyuyorsan iyice oku on kıtasını da!
gözlerinden öperim…
Yazan:blue Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Zihni bey,
Double-slit deneyini atomlarla da, elektronlarla da, fotonlarla da yapabilirsiniz. Sonuç aynı… Onları madde olarak algılatan gözlemleyici. Bu dinsel bir ayin filan değil, fiziğin ta kendisi… Ama kuantum felsefesi derseniz, evet bu felsefelerin ne kadar doğru olup olmadığını zaman gösterecek. Ama tutup da “her şey maddeden ibarettir” diyemez kuantumu bilen adam. Önce bir destur çekmesi lazım.
Newton mekaniği günümüz dünyasında geçerliliğini yitirmiştir. Newton’ın ne dediğini bilmiyorum ama İslam dini bize “sürekli müdahale eden” bir tanrıdan bahsediyor. Bu yüzden ben Newton’dan çok kaos teorisine yakınım. Materyalistlerin dem vurduğu determinizm de ancak eşik noktalarından sonra vardır. Bize okullarda öğretilen sürtünmeyi de ihmal et canım, hadi deney normal şartlar altında olsun, kaplar ideal farzedilecektir gibi nüansların pek de nüans olmadığını öğrenmiş bulunuyoruz. Meğer bir kelebeğin kanat çırpışı da tayfunları doğurabiliyormuş. Bu kadar kompleks bir kararsızlık içinde her şeyin düzenli olması konusunda ne düşünüyorsunuz?
Sözün özü: Bilim, ateistlerin beklediği gibi din’i ortadan kaldırmadı, kabul edilmesi acı biliyorum ama din’e yönlendirdi insanları. Ne Newton’cu determinist dünya kaldı, ne ezeli madde tasavvuru, ne herşey maddeden ibarettir heyulaları… Bu yüzden yüksek perdeden bilimi yanınıza alarak konuşurken dikkatli olun. Ben, bilimi en son 10 sene önce üniversitede bıraktım ama bu sitede bu işi iyi bilen insanlar var, zor durumda kalabilirsiniz, benden söylemesi…
Diyanet’in bütçesi konusunda haklısınız. Bence de bu kadar yüksek bütçesi olmamalı. Ama devlet laik kalmayı reddettikçe, buna katlanmak durumundayız. Bu işin çözümü belli: bu iş cemaat ve vakıflara bırakılmalı, devlet elini din işlerinden çekmeli. Kimse buna razı olmadıktan sonra ben ateistim neden benden para alıyorlar diye şikayet etme hakkımız yok bence. Şikayet: “Bu devlet dine müdahale etmeyi bıraksın” şeklinde olursa daha olumlu bir sonuç çıkabilir ortaya…
Yazan:blue Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
sayın freedom,
Davul konusunda size katılıyorum. Ezan konusunda da kısmen katılıyorum. İnsan sesiyle minareden okunmalı ezan. Ve güzel sesli müezzinler okumalı. Bizim camilerdeki ezanlar fecaat arzediyor. Ama şunu temin ederim ki güzel ve makamında okunan bir sabah ezanını bir kere dinledim, tüylerim diken diken oldu. Böyle güzel bir musiki olamaz.
İngiliz bir arkadaşım da Türkiye’ye ilk geldiği zaman bana hayret içinde “sabah çok güzel bir müzik geliyordu dışarıdan, Pakistan’lı arkadaşıma sordum ezan’mış, ne güzel !” diyordu. Ezana şaşırması beni de şaşırttı. Bunlar çok güzel şeyler, içinde yaşadığımız için bazı şeylerin kıymetini bilmiyoruz. Ezan da bizim, istiklal marşı da… Biraz kendimizi sevelim artık, biz buyuz çünkü. Kendi özümüzü reddederek, beğenmeyerek ancak kendimize zarar veririz.
Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Sn.IjI,
Vatandaş olmamız devletin bizden vergi alması için yeterli bir sebeptir. Daha fazla sebep aramak gereksizdir.
Evet, birinci cümleniz devletçi bir bakış açısı. İkincisinde ise, burjuva devleti uygulamasını tarif ediyorsunuz sanki. Çünkü, devletin topladığı vergilerden en çok yararlananlar, vatandaşın sorgulamasını yadırgarlar, hatta suçlayanlar olur.
Ben şu hizmetten faydalanmıyorum, bunun bütçedeki oranına göre benim vergimden kısıntı yapılsın demenin bir mantığı olamaz.
Örneğin, tatil için bir ada satın almış olan bir vatandaşın adasına havalanı yapaımna ödenek ayıran bir devleti sorgulayamaz mısınız?
Ya da, ülkemizdeki kürt vatandaşların sünni mezhebine harcanan bu diyanet bütçesini sorgulama hkları yok mu?
Benim de faydalanmadığım ama devletin vermek zorunda olduğu birsürü hizmet var.
Evet, olabilir, bunun kabul edilebilir ölçüleri var, kabul edilemezleri var. Anlıyorum, kollektif yaşamda paylaşımların ve zorunlulukların ayrıntısına girilmeyebilir. Birilerinin cennet hayaline ben emek harcamak zorunda mıyım? Bu dünya için kurulmuş siztemlerin içinde ayırımcılık elbette olamaz.
Yazan:emito Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Faruk Bey,
Muhteşemsin ,ne güzel yorumlar yapmışsın.Helal olsun sana…
Yazan:emito Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Ece hanım,
Bir şıkkı unutmuşsunuz,
Tüm namaz kılacakları Adana-İmamoğlunda toplasak.Orada imam ve imamoğlu çok var daha iyi olmaz mı?…
Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Sn. blue,
Bu noktada, evrim teorisinin klasik tartışma(!) noktasına sürüklenmiş oluyoruz. Havanda su dövmek gibi geliyor bana işin bu noktası.
Konumuz din adamlarıyken, quantum, maxwell, newton , determinizm, young deneyi derken… harun yahya’ya kadar uzanacak biliyorum.
Belli ki, dünyada din egemenleri, bilimin erişemediği noktadan yola çıkarak, kendilerine pay arama çabasındalar. Bu gün, quarkların hareketindeki kararsızlığın anlaşılamamış olması, dindarların inançlarının alt yapısı olabilir mi? Hem de yaklaşık her 50 yılda değişen, yenilenen teorilerle, desteklenen bilimin “aciz” noktalarından din üretmek ya da gerçekliğin kanıtı yerine oturtmak “haksız rekabet” suçuna girmiyor mu?
Hem aramızda sn. FREEDOM var iken, bendeniz bu konuda bir şey söyleme hakkını kendimde görmüyorum. Her platformda buna dikkat etmişim. Sizin de belki meslek alanınıza girebilir.
Elbette bu konuda da söyleyecek epeyce sözlerim vardır ama, şimdilik haddimi bilmek istiyorum.
Yazan:freedom Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
ljl bey,
Gerçekten mi? İyi oldu söylediğiniz, hiç haberim yoktu.
Ben İstiklal Marşının sembolik değeri için saygı duyulması gerektiğini düşünüyorum. İçindeki herşeyi kabul edeiyorum veya beğeniyorum diye birşey yok.
Ben Türkiye’nin geleneksel değerlerinin ve müslüman çoğunluğunun da farkındayım. Ama bu devirde bu tip şeylere yer yok. Bunlar açık insan hakları ihlalleridir. Sebebi ne olursa olsun kabul edilemez. Dinmiş şuymuş buymuş hiç önemli değil. Anayasada belirtildiği gibi insan haklarına saygılı sosyal bir devletse burası bu tip şeyler olmamalı.
Yazan:mr^sair Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Merhaba freedom;
Fikrinizi gayet dar bir çerçeve dâhilinde dolaştırdığınız için, etken sebep ve âmillerden gaflette kalmışa benziyorsunuz.
Size kendinizi tam mânâsı ile, dilediğiniz tüm nazariye ve doktrinlerden esinlenerek açıklama imkânı verildiğinde neler karalayabileceğinizi merak ediyorum.
Sadece merak ettiğim için…
Hayat tasavvurunuz nedir?
Yazan:freedom Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
Sizinkinin tam tersi Sair bey. Heralde yeterince açıklayıcı olmuştur.
Yazan:blue Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
Zihni bey,
Her 50 yılda bir yenilenen bir bilimi sabit bir gerçek gibi kabul etmektir asıl haksız rekabeti doğuran. Big bang de, quarkların kararsızlıkları da, determinizmin bazı noktalarda tıkanıp kalması da, indirgenemez kompleks yapılar ve biyokimyasal düzelemden astronomiye kadar tüm yeni bulgular “din”‘in bin yıllardır söyledikleriyle örtüşmeye başlamışsa bırakın da “acaba din’in söyledikleri gerçek olabilir mi?” sorusunu sorabilsin insanlar… Bırakın bilim bizi nereye götürüyorsa oraya gidelim. Bundan neden rahatsızlık duyulsun ki? Ya hiçbir şey tesadüf değilse, sorusunu siz de cesaretle sorabilmelisiniz…
Yazan:blue Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
Sayın freedom,
Bu toplumun bir değeri olan dini bir ritüeli insan haklarına aykırı bulurken ljl bey’in okuldan gelen marş seslerinden rahatsız olmasını kınamanız çelişki değil mi? Gürültüyse ikisi de gürültü. Toplumsal değerse ikisi de öyle. Ben, dünyanın en çok korna kullanılan, en fazla yüksek sesle cıstak müzik dinlenip (!) arabayla hava atılan memleketinde ezandan rahatsız olmayı kasıtlı buluyorum. Evim camiye çok yakın olduğu halde ezanın sesini işitmiyorum bile. Kızımın da bebekliğinden beri ezan sesiyle beraber uyandığı bir zamanı hatırlamıyorum. Ama yanımızdaki okuldan gelen “andımız” ile her sabah uyanıyor, 5 yıldır… Asıl sosyal devlette küçücük çocuklara her sabah yemin ettirilmez, yaz kış demeden ayakta dikip bağırttırılmaz. Bu uygulama bizden başka bir Kuzey Kore’de, bir de Kamboçya’da var bildiğim kadarıyla.
Ezan’dan rahatsız olmanızın sosyal devlet olmak ve insan haklarıyla uyumlu bir devlet olmamızla bir ilişkisi olduğuna inanmıyorum. Samimiyetinize inansaydım size destek olurdum, nitekim yukarıda oldum. Ama “nefret” saikiyle karşı çıkmak ayrıdır. Durum böyle olunca keşke hoperlörlerin sesini biraz daha açsalar diyesim geliyor. Bunu dedirtmemelisiniz.
Yazan:freedom Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
blue bey,
Ezan dini ritüel midir? Ezanın insanlara namaz vaktinin geldiğini haber vermek için değil midir?
Evinizin yakınında cami olduğunu ama sabah ezanını ne sizin ne de kızınızın duyduğunu söylüyorsunuz. Bir zamanlar benim evimin de hemen yanında cami vardı. Oraya ilk taşındığım zamanlar nasıl korku ile uyandığımıçok iyi hatırlıyorum. Ama daha sonradan insan alışınca duymuyor bile. O zaman insanlar belli bir süre sonra duymamaya başlıyorsa bu ezan denilen şey aslında yapması amaçlanan şeyi yapmıyor demektir. Bu konuda sizin düşüncenizi öğrenmek isterim. Yarın sabah namazı kılmak isteseniz ezanın sizi uyandıracağını düşünerek mi uyursunuz yoksa bir saat kurarak mı?
Ayrıca laik bir devletin kurumları (camiler devletindir) nasıl olur da insanların tamamını dini ritüele davet eder. Bu daveti o dine mensup olmayanları açıkça rahatsız ederek yapması sizce bir hak mıdır?
Mesela Hristiyanların da böyle bir ibadeti olduğunu ve gece 03:00′de yapılması gerektiğini düşünün. Kilise sayısı az olduğu için sesini duyurmak için çok daha gürültülü bir şekilde çağrı yapılsın. Etraftaki bütün insanları uyandırsın. Belli bir süre sonra insanlar buna alışacak ve duymayacak diyelim. Böyle bir durumu kabul eder misiniz?
Aynı şekilde Musevilerin de buna benzer bir ibadeti olsa ve benzer şeyler yapılsa bunu da kabul edecek misiniz?
Andımız konusunda size katılıyorum. Tamamen gereksiz bir uygulama. Ama hafta başlangıcında ve bitişinde okullarda İstiklal Marşı okunmasında bir sakınca görmüyorum.
Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
tüm yeni bulgular “din”‘in bin yıllardır söyledikleriyle örtüşmeye başlamışsa…
Bilim öyle demiyor ama, “gölge etme başka ihsan istemez” diyor.
…bırakın da “acaba din’in söyledikleri gerçek olabilir mi?” sorusunu sorabilsin insanlar…
Keser sapını yontmaya kalkışırsa ne olacak? Bence kendi düşünce açınızdan risk alıyorsunuz. Çünkü, sorgulayan insan tipi dinin içeriğini de özgürce sorgulamaya kalkarsa, evdeki bulgurdan olabilirsiniz:))
Bırakın bilim bizi nereye götürüyorsa oraya gidelim. Bundan neden rahatsızlık duyulsun ki?
Bu teklifinizi sanırım bilim karşıtlarına söylüyorsunu? Duymuşlardır umarım.
Ya hiçbir şey tesadüf değilse, sorusunu siz de cesaretle sorabilmelisiniz…
Soru sormada oldukça cesuruz, merak etmeyin:)
Öyle cesuruz ki, bu cesaretimiz tabulara kadar ulşaır, sınır tanımayız.
Ve buna, “Ya hiçbir şey tesadüf değilse..” sorusu da dahildir.
Yazan:blue Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
sayın freedom,
Ezan insanlara namaz vaktini bildirmek görevi olan bir dini ritüeldir. Dini ritüel olmasaydı kalk borusuyla veya gayda çalarak da olurdu.
Kulak alışması konusuna siz de katılmışsınız. Yalnız kulak alışırsa ezan işlevini yitiriyor değildir. Bir atasözü var: Aklı namazda değil ki, kulağı ezanda olsun diye… Annanem onca TV gürültüsü ve çocuk gürültüsü arasından ezan sesini seçebiliyor, çünkü namazını hep vaktinde kılar, dakika geçirmez. Bizlerin kulağımızın alışması, namaz kılanların da alışmaması sorunu çözüyor sanırım. Sorun hala çözülmediyse camiden biraz uzakta bir yere taşınmayı seçebilirsiniz veya sabah ezanlarında mikrofonun sesinin kısılması konusundaki talebinizi Diyanet’e ve yakınınızdaki cami imamına iletebilirsiniz. Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış. Eminim en azından bir cevap vereceklerdir. Ama maksat bağcıyı dövmekse, dinden nefretini ezan sesine muhalefet şeklinde tezahür ettirmek ne kadar doğru bilmiyorum. Bu, sadece sizin psikolojinize zarar verir.
Yazan:blue Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
zihni bey,
Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
Sn. blue,
rastlantı bu ya, geldiğimiz noktayı en net anlatan bir makale okudum, bir parçasını paylaşmak istedim.
Tamamını, buradan
okuyabilirsiniz.
“Bilinen bilinmezlikler” olarak da tanımlayabiliriz tabuları. Bilinmezin tüm ayrıntılarını bilmesek de sezebiliyoruz sanki ama öğretilmiş korkularımız engelliyor daha ileri gitmemizi, merakımızı koşuşturamıyoruz özgürce. Tabular da zaten öyle birden devrilebilecek olgular hiç değiller, süreç içinde yaratıldıkları için de ancak süreç içinde yıkılabiliyorlar. De-ğiniyormuş gibi yapıyoruz ilkin, ürkütmeme-cesine. Kenarından kenarından hafiften gagalıyoruz ancak. İhtimal ki bu tutumumuzla, bir süre için tabulara bir nebze de biz bağışıklık kazandırıyoruz. Bağışıklık kazanmış tabular ise iktidar odaklarınca daha meşru bir sermaye olarak kullanılabiliyor pekala. Ama işte her tabunun yıkılış süreci de bu aleniyetiyle ve pervasızca kullanımıyla başlıyor.
“Ve yılan kadına dedi; meyveden yediğiniz gün, o vakit gözleriniz açılacak ve iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız.” Adam ve kadın meyveyi yediler ve Tanrı tarafından ölümlülükle cezalandırıldılar. Tanrı bilmeyi ölümle eşleştirdi. Meyve ağacında simgelenen bilgiyi tabulaştırdı. Meyveyi yiyen insan bildi. Ama bildiği için kendisi de öldü.
Tabu, bilgi ve ölüm… İşte bilgi çağının karmaşık denklemi. Şu bir gerçek ki ama, tabuları bilgisi ile yıkan insan ancak bir gün ölümü de bilgisiyle yenmekten söz edebilecek