24.6.07

Sol:

ana hatlarıyla sol

“SOL nedir” konusunda, blog ve forum aleminde tespit ettiğim anlama eksikliklerini ve de ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak, bir araştırma-derleme-yorumlama çalışmasının gerek olduğunu düşünüyorum.

Dünyayı yağmacılıktan arıtma çabasında sol şemsiye altındaki farklar, yöntem çatışması olarak kendini gösterir. Evrendeki bütün değerleri ve yaşama koşullarını insanca paylaşabilme ihtiyacı, düşünebilme ve sorgulayabilmeyi zorunlu kılar.

Huzurlu yaşama koşullarının en yaygın haliyle yaratılması için bir ihtiyaçtan doğan

sol ideolojiyi tanımak, bu anlamda çağın en önde gelen hayat görüşü olduğu, içinde yaşadığımız pratikten de bellidir.
Yaşıyor olduğumuz düzenin arızalarını ve tarihi sürecini bilmek, “sol”un farkını anlamaya kapı aralayacaktır.

Evrende, insan için gerekli olan bütün materyalleri çar-çur etmeye karşı bir başkaldırı ve yeniden biçimlendirme projesi olan sosyalizm, sol cephenin en somut anlayışı olmaktadır. Komünizm ütopyası ile sosyal demokrasi gevşekliği arasında, iki ayağı yere basabilir yaşayan nesillerin dahi yararlanabileceği bir merkez ağırlıktadır sosyalizm.

Bu gün dünyanın felaket çanlarını çaldığı yüz, hatta son otuz yılda, Marksizm’e su,hava ve ekmek kadar ACİL ihtiyacı olduğu kesindir. Zaten Marksizm’in iddiası da su hava ve ekmeği kolay erişilebilir yapmak değimidir Gerisi sadece strateji ve çıkar çatışması tartışması kapsamında kalabilir.

Sol” şemsiyesi altındaki fraksiyonlar, hedefe taşıyacak stratejinin içini dolduran, gök kuşağı renkleri görünümünde, yan yana durmaktadır.
Bu renk dizilerinin en sağında bulunan açık sarı (ya da açık mavi) renk, kırmızıdan türeme soluk bir renktir. Kendini Sosyal Demokrasi olarak adlandıran bu yaklaşımın, sermaye ideolojisiyle sınır komşusu olarak yaşamayı, tercih etmesinde kendince mazeretleri vardır. Vahşi liberal-kapitalizm düzeninde emek ile sermayeyi belli kriterlerde uzlaştırma misyonuyla “sol”culuğunu belirlemeye çalışır.

Gök kuşağının en sol çizgisinde duran kızıl renk ise, solun en tavizsiz ve acilci yanını temsil etmektedir.
“Komünizm” tanımıyla bildiğimiz bu renk, içinde yaşadığımız koşulların ve “muhatabın” gücünü hiç dikkate almayan, ölümüne mücadeleden daha başka stratejiyi ciddi bulmayan, bir yaklaşım olarak bilinir.

Aradaki SOSYALİZM modelleri ise, hedefe somut, yani "muhatabın" gücünü tanıyarak yola çıkmayı kabul eden AKILCI yaklaşımlarıyla tanınır. Kendi aralarında bazı nüans farkları olsa da, içinde bulunulan vahşi kapitalizmin alnına kurşun sıkmak yerine, sivri dişlerini törpüleyerek, kan ile beslenmesini engelleyerek, ölümünü sindire sindire gerçekleştirmeyi hesaplayan bir anlayıştır.

Özetle, sosyal demokrasi, kapitalizmin egemenliğine razı olamnın koşulunu ileri sürer. Bu koşul, emekçilerin aç kalmayacak kadar yaşayabilmelerine fırsat tanımasıyla yetinilen “tavizci” bir anlayıştır.

Sosyalizm, “Emeksiz yemek olmaz” özdeyişini yaşama hakim kılabilmek için, mücadele sürecinde çok yönlü araçlardan yararlanmayı seçen bir anlayıştır.

Komünizm ise, sömürüyü sonlandırmak için, koşulların olgunlaştırılması sürecini kayıp sayan bir anlayış olarak bilinir.

* * *

Kapitalizmin çerçevesi: “Yeni liberalizm”in, dünyayı fethetme çabası içinde, tarihi süreci izleyerek geldiği noktadaki adı, “ekonomi-politik bir ideoloji”dir.
Serbest piyasa: rekabet, üretkenlik, verimlilik, serbest değişim (mübadele)…vs. ana prensiplerini oluşturur.
Bu prensipler, ilk anda kulağa hoş gelen, ama temelini sorgulatma öğesi barındırmayan, “kurnazlığın”adıdır aynı zamanda.
“Bireye, bireysel etkinliklerde özgürlük ve ayrıcalık tanıyan” bir iktisadi kuram olarak anlatır kendini.
Ama, FIRSAT EŞİTLİĞİNİnin ne geçmişini, ne de geleceğini dikkate almaz. “Yeni dünyanın yeni düzeni” lakabını üstlense de, aslında eski “sömürü birikiminin” üzerinde oturduğunu düşünmeye fırsat tanımaz.
Bu durumda “yeni” sıfatı magazinel olarak şu düşünceyi çağrıştırır: geçmişte haram paranın gücüyle hacca gidip, paranın kaynağını aklayarak, bundan sonra “hayır-hasenat” ve üretim-yatırım ile uğraşmayı düşünüyorum” çabası…. olsa da, egemenliği pekiştirmek için daha da kurnazca bir noktaya götüreceği bellidir.
Temel olarak liberalizmin tezi, “ekonomi alanında kendiliğinden oluşan bir doğal düzenin varlığı” iddiasını taşıyor. Bu düzenin güvenliği için ise, devletin küçülerek, bir “gece bekçiliği ve sınır muhafızlığı” düzeyine indirgenmesi isteniyor.
Denetim mekanizmalarının ve homojenliğin sıfır olduğu bir başlangıçta bu teklifi sunarken, “ilkesinde bulundurduğu “homojenlik” aslında, kendine benzer ve aynı fırsatları kullanma gücü olabilecek birkaç rakibin varlığını, oyunun kuralı sayıyor.
Tıpkı doğadaki vahşi yaşam gibi, “mal-mülk güçlünün hakkıdır” anlayışına kilitliyor düzeni. Kendi gibi güç edinmişlerle dünya “değer” bölgelerini anlaşarak ya parselliyor, ya da”rekabet” adı altında kıran-kırana (yok etmecesine) savaşıyor.
Doğadaki vahşi yaşamdan daha geride olmasının belirtileri de, “biriktirme tutkusu”dur. Doğadaki en vahşi hayvan bile zayıfın ağzından aldığı bir avı yedikten ve doyduktan sonra, kalanını terk edip, uysallaşıyor da; bunların “İD” dürtüleriyle, doyduktan sonra da onu stoklama ve onunla toplum üzerinde egemenlik sağlama ihtiyacı hissediyor!...
Liberaller, dünyayı bir metalaşma ve pazarlanma kıskacına sokmaya çalışan ideolojileriyle, emeği, dolayısıyla insanı da bir “meta” sınıfına sokuyorlar.
Özetle,
Liberallerin bireysel özgürlükten anladıkları, “iktisadi özgürlüktür”. İktisadi özgürlüğe erişildiğinde, bireysel özgürlükle- toplumsal özgürlük çelişmeye başlar. Birinin kazanması, diğerlerinin kaybetmesine bağlıdır. Sonuçta servetin gücü, politikayı da “toplumasal yapıyı da servet sahiplerinin sürekli çıkarına kullanacak şekilde biçimlendiriyor. Paradigmayı bu bir avuç azınlık belirleyince, toplum da kendi çıkarının farkında olamıyor, başına gelen önlenebilecek felaketleri bile “kader” gibi algılayabiliyor.
Çoğunluğun emek değeri gibi, yasalarda, doğal kaynakların kullanımı da elinde güç olanların emrine ve çıkarına terk ediliyor.

* * *

FORUM TARTIŞMALARINDAN SÜZMELER:
Solu “servet düşmanı” olarak tanımlama çabası, yüzeysel bir demagojiden ibarettir. Oysa, “sevet düşmanlığından, EMEK DÜŞMANLIĞI nın (alınteri gaspı)sorgulanması daha öncelikli olması gerekir. Çünkü mağdur olan sermaye değil, emektir.
” Servet düşmanlığı” yerine “servet egemenliği düşmanlığı” dersek, “asıl anlamın” üzerindeki örtüyü kaldırmış oluruz.
Toplumsal ittifak, özgür bireylerin iradelerinin, gönül birliği ve eşitlik ilkesiyle yan yana getirilmesidir, üst üste değil.
İnsan sosyal bir varlıksa (başka da yolu yok), toplumsal uyum kriteri oluşturması, toplum iradesine “teslim olmak” değil, özgürlüklerin yaşama uyarlanabilecek akordudur.
Solun “kabesini ve kutsalını” (varsa) kabul etmiyorum. Bizler /%85’imz) birbirimize benzeriz aslında. Ama dış koşullanma ve özentilerle, umutla, hayalle, sözverilerle vs bir avuç azınlığa özenme hayaliyle yaşarız! Bu bir arızalı durumdur. Eşitlik sağlayabilecek toplumsal düzeni gökten beklemeyeceğiz.
Sol bir avuç çıkarcının pompaladığı ahlakı red eder. Bu açıdan, sol “ahlaksızdır”. Ancak, “temel hakları hiçe sayan” değil tam tersine, temel haklar üzerine kurulmuş bir bakış açısıdır.
Solun otokontrol mekanizması dediğimiz “anarşizm”i doğru kanaldan keşfetmişseniz eğer, “emir merkezli” bir düşünce olmadığına inanırsınız.
Evet, sosyalizmin “komünizm” gibi bir ütopyası olduğu halde, Liberalizmin de bir ütopyasının olduğunu biliyoruz. Tüm yaşamsal faaliyetlerin “homojen” olması ütopyası gibi… ama köprüleri farklı..
hayatı verimli kılan, “toplam fayda GRFİĞİNİ” çizmek şart oldu. Orada göreceğiz ki, Liberalizm-kapitalizm’in toplam üretiminden, sosyalizmin toplam üretiminin daha fazla olabileceğini.... Aradaki en önemli farkın da, kapitalizmin, "işsiz potansiyelini", emeğin ücret rekabetini önlemesi açısından gereklilik olarak görmesi. Bir de sosyalizmde, elde edilen değerlerin daha (eşite doğru) yaygın dağılımını sağlayacaktır.
Tanrısallaşmak" hamlesi, kolektif bilince meydan okumak dürtüsünden yola çıkar hep.
Öyle ki, yalnızlığı (tekliği) seçen yalnızca tanrılardır.
Bireyin servet ve egemenlikte bencillik tutkunluğu ise, tanrının taklitinden başka bir şey değildir.
Bu nedenlerle, kolektif bilinç daha çok, tanrıyı kendi haline rahat bırakmayı gerektirir. Yoksa her başıboş bilinçsizlikten tanrıyı sorumlu tutmak gibi bir tembelliği de yoktur; (kader ve şer gibi).
Bu yüzden martıların en yüksekten uçanlarıyla, servet yığınağı yapanların yalnızlığı, tanrılığı yüksekte arama sanrısından başka nedir?
Aşırı zenginlik bu yüzden yalnızlıktır. Tanrı mutsuz mudur yalnızlıktan bilinmez ama, taklitçilerinin ölümden aldıkları acı bile, yaşamlarındaki toplam mutluluğu borçlu çıkaracak güçtedir.Bu "yoksulluk mutluluktur" olarak algılanmasın. Katlanılması zor olan yoksulluk değil, -daha çok-yoksulluğun nedenleridir.
Bilimsel sosyalizmin nefret ve intikam üzerine yürütmez mücadelesini. Ancak hukuku ve hümanizması vardır anladığım kadarıyla. Nefretinin olmaması, başkalarının alın terini “cukkalayarak” servet edinenlere torpil geçeceği anlamına gelemez.
Eğer, elinizde bulunan mülkiyet, ulusal servetin kişi başına düşen miktarını aşmıyorsa, müdahale etmek uygun düşmeyecektir. Hele inanç ve fikirlere hiç müdahale edilmemelidir.
Sadece geçiş dönemlerinin biraz sancılı olabileceğini hesaba katmak gerekir. Yoksa, “İd duvarını” aşmak pek de kolay olmayacaktır.
Stalin’i aşmış olacağımızı düşünüyorum şimdilik. Her ne kadar onun gerekli olduğunu düşünen dostlar varsa da… Onlarla anlaşmak zorunluluğu, her bireyin bu dünyadaki yaşama hakkını olabildiğince incitmemek zorunlu görülmelidir. Bilimsel sosyalizm, her alandaki düşünceyi “vahiy” katılığında görmez. Söz konusu sosyalizmin toplum projesi olarak getirilmesinde yöntemler bilimsel ve dedektif olmalıdır, nefret yüklü değil.

Açılımları yapılacak

16.5.07

SEÇİM GÜNDEMİNDE ÖZ YÖNETİM KRİTİĞİ

başlangıç BURADA

Cumhuriyetforum'da, değerli dostum dr.ekinci ile tartıştığımız, Cumhuriyetforumun (şimdilik) kapanmış olması nedeniyle yukarıdaki ÖZYÖNETİM konusunun kritiğini buraya tekrar alıyorum.


QUOTE

“Sunulan özerk yönetim Çok ortaklı Anonim Şirket'e (A.Ş) benzemektedir.” / drekinci,

Hayır, anonim şirketlerde sahipler üretüm sürecine katlılmazlar. Onlar, kendilerini temsilen bir “koordinatör sınıf” oluşturarak işlerini yürütürler. İşlerinin bir kısmını, mevcut düzen içerisinde taşeronlara da yaptırırlar.

“Böyle bir şirketin sahibi tüm çalışanlar olacaktır diyorsunuz.”/ drekinci,


Hayır böyle de demiyorum.

“Bu sistemde üretim araçlarına sahip bir işveren kesimi yoktur. Mülkiyet çalışanlara da ait değildir. Sosyal mülkiyet söz konusudur.” Demişim.

“Yani bir şekilde kurulmuş bir şirkete yönetim biçimi öneriyorsunuz”/ drekinci,

Mevcut sisteme hizmet eden, onun işini kolaylaştıracak bir öneri değildir bu sistem. Kaldı ki, üretenlerin özne (yönetimde) olmadığı bir (kapitalist) sistemde, öz yönetimden söz edilemez. Ancak, “Japon modeli” dediğimiz “kalite kontrol çemberi” modelleri uygulanabilir ki, avanak kitleler bunu hazmedebilir ancak. Çünkü, sektör başarılı olup da karını artırdığında, üreten sonuçtan pay alamazken, sektör zarar ettiğinde bedelini daha çok çalışanlara ödettirirler.

“Halbuki bu şirketi kim kuracak? Nasıl kurulacak? Kaynaklar nereden bulunacak? Çalışanları kimler olacak?
Bu soruların cevapları önemlidir”
/
drekinci,



Evet önemlidir ve de up uzun bir konudur. Zaman içinde burada açmayı umuyorum detayları.

Kısaca değinirsek, bu sistemin erdemleri öncelikle emekçiler tarafından, (hiç olmazsa teorik yanı) anlaşılmalı.
“Şirket” sözcüğü yerine, “kolektif mülk” deyimi kullandığında, amacının özüne uygun olduğu daha kolay anlaşılacaktır.

En küçük birimden en tepedeki devlete kadar olan kademelerde KONSEYLER BASAMAĞInın, üretim, yatırım ve denetim etkinliklerinin içinde olduğunu düşünürsek, sorularınızın cevabını da basit yoldan vermiş oluruz.

Yorumunuzun geriye kalan kısımları, mevcut şistem içerisinde “öz yönetim” düşünülmesi varsayımına dayandığından, kaygılarınızın da geçersiz olduğunu düşünüyorum.

Mevcut özel ya da kamu iş yerlerindeki çalışanların örgütsel yapısı bilindiği gibi, üç sınıftan oluşmaktadır: üreten, yöneten ve sahip.
Burada yöneten (koordinatör) sınıf, sahip adına bütün kararları alır ve uyguLATIR. Klasik üretim-yönetim modellerinde böyledir. Ancak, modern denilen üretim-yönetim biçimlerinde, “kalite kontrol çemberi” modeli uygulanmaya çalışılır ki bu, “öz yönetim” sisteminin kötü ve sahte bir kopyasıdır.

İsdemir’de özelleştikten sonra uygulanan sistem budur. Uygulanmaya çalışılan desek daha doğru olur. Çünkü, çalışanların önceden torpil ilişkileriyle yetkilendirilmiş mekanizmayı bozabilmeleri çok güç olacaktı ve de öyle oldu. Üst kademedeki 5 profesyonel yöneticinin çabaları, aşağıya inene kadar büyük oranda aşınmaya yüz tutmuştur. Bu durum da gösteriyor ki, asıl öz yönetim modelinin sağlayacağı demokratik katılımcılık (ürettiğini yönetme) anlayışı bir kültür ya da toplumsal proje disiplini olarak yerleşmedikçe sonuç yine acımasız yıkımlara neden olacaktır. İsdemir de de maliyet düşürme ve sendika üyeliği nedeniyle aynı yönetim, binlerce insanı işten atmıştır.

Kapitalist Yönetim Örgütlenme Piramidi ile Kamu Kapitalist Yönetim Örgütlenme Pramidi alt başlık yazı içeriklerinde, kasaya yakın bir yerde hanedanlık ve onun üyelerinin durumları gözden geçirildi sanırım

Kapitalist yönetim piramidinde en tepede duran üst yöneticiler, en fazla para alanlardır. Görevleri de aşağıdan yukarıya para aktarma faaliyetini yürütmektir.
Bunu alttakileri çalıştırarak ve kontrol ederek yaparlar. Sektör sahibinden aldıkları yetkiyle, hem üretim yatırım-satış faaliyetini yürütürler, hem de alttakileri en ucuz çalıştırmanın (baskı dahil) her türlü taktiğini geliştirirler. Az yorulurlar ama çok para alırlar.
Bu sektörde kasanın en tepede olması ve kendilerinin de kasaya yakın durmasının anlamı şudur:
İşletmenin tek amacı (ne pahasına olursa olsun) kar'ını yükseltmektir.

Kamu*kapitalist sistemde ise, amaç işsizliği önlemek diye tanımlansa da, torpil ve iktidar partisine taban oluşturma amacı önceliği alır. Burada da hak edilmemiş kazançlar öncelik almıştır.
Şekilleri incelerseniz görülür ki, piramidde çalışanlar en altta, diğerleri çalışanların üstündedir.
İsdemirde haftalık demiryolu bakım çalışmasında, çalışan bir işçinin başında üç amirin beklediğini gördüm. (Mühendis, ustabaşı, postabaşı). Daha bunun üzerinde baş mühendis, ünite müdürü, gurup müdürü, müdür yardımcıları, genel müdür... diye sıralanır. Aynı işin denetçiliğini yaparlar. Bu durumlar kamu kuruluşlarında görülen alışıldık durumlardır.

Demokratik (özyönetim) Örgütlenme Pramidi alt başlığı içeriğinde ise eşitlik, hak, hukuk ve adalete uygun insanca yaşama ön görülmektedir. Bilmem yanlış mı düşünüyorum?/ drekinci,


Özyönetim modelinde ise, dediğiniz amaçlar edinilmektedir. O üçgen piramidin tepesinden tutularak, yan yatırılmış bir konum alır. (şekildeki gibi). İşte DEVRİM budur. O zaman ne olur? Çalışanların ayakları gibi, koordinatörlerin ayakları da yere değer. Yani, onlar da üretim faaliyetlerinde yalnızca TARİF ve komuta ile yetineceğine, elini taşın altına sokarak, yani örnek olarak iyi üretmenin kılavuzluğunu yaparlar.
Bu modelin piramidi elbette üç basamak olarak kalmayacaktır, (üst yönetim, nezaretçi ve işçiler olarak).
İki sınıfa inecektir: işçiler ve konsey üyeleri olarak. konsey üyeleri aynı zamanda üretimde de bulunacaklar. Belli zaman dilimlerinde raporların ve görüşlerini bildiren toplantılara katılacaktır.
Konsey üyeleri sabit olmayacak, işinde ehil olan ve sorunlara hakim olanlar arasından çalışanların oyu ile seçilecektir.

Öz yönetimden amaç belli kesimlerin parasının miktarını artırmak değil, kazanılmış olan paraların, öncelikle bulunduğu bölgenin ekonomik ve sosyal gereksinimlerini karşılayacak yatırımlara harcamak olacaktır.
Özyönetimin konsey halkaları ve onların aldığı kararların faydalı etkileri, göle atılan bir taşın kenara doğru yaptığı halkalara benzeyecektir. Sorunları çözüm aşamaları, içten dışa doğru ve ulus aşırı boyutlara kadar çıkacaktır. Tabi bu ivmeler, denge ve doyum sürecinde yaşanacaktır.

Sevgili zihni

kurulu bir fabrikada, bir işyerinde şu veya bu şekilde üretim organizasyonları düşünülebilir. uygulamaya koyulabilir.
Ancak böyle bir fabrikanın kurulma aşamasında kaynak nerden bulunacaktır. Bulunan kaynak fabrikada hak iddia edecektir.

Sn. drekinci,
başka bir yazıda önce
kamulaştırma demiştim.
Öncelikle sosyalist adımın atılması gerekiyor. Üretim araçları ve ulusal servet öncelikle kamulaştırılmalıdır. Daha sonraları, hazır kurulu fabrikaların faaliyetleri devam ederken, bir çeşit "havada ikmal" taktiği uygulanabilir. İş yerlerinin kurlu sermayesi ve genel giderleri bellidir önceden. Ulusal kaynaktan ayrılacak işletme faliyeti asgari fonu, iş yeri konseyinin kullanımına verilecektir. İş yeri konseyi, bu fonu yönetmelik çerçevesinde kullanacaktır. İşyeri kazancından ulusal havuza aktarılacak (bir çeşit vergi) miktarı, günün koşullarına ve makro-ekonomi gereklerine göre uzmanların vereceği karara bağlı olacaktır.

Kimse sermayesini alın fabrika kurun sizin olsun demez./ drekinci,

Elbette, zaten bu düzenin bunalımını aşmak için icat edilmiş bir sistem olarak önermek "uzatmaları oynamaktan” başka anlamı olamayacaktır.

İsdemir devlet aracılığı ile kuruldu. Devletin ve toplumun malı.
Bunu çalışanlara da veremezsiniz.
Özelleşti. Özel bir patron aldı.
Artık tüm karı zararı , üretim organisazyonu, pazarlaması, rekabeti vs bu patron sorumluluğuna girer. Artık burada özerk bir yönetim de kuramazsınız.
/
drekinci,

Evet, bu durumu bir sosyalizm operasyonu paklar ancak.

Bahsettiğin özerk yönetim. Çalışanların sahibi olduğu üretim aracı ancak üretim kooperatifleri şeklinde olabilir. Böyle kooperatiflerde kaynağı üyeler verse bile çalışan durumda olmaları gerekmiyor./ drekinci,


İşte, sosyal demokrasinin kapitalizme hizmeti bu olsa gerek. Kooperatifçilik örneği...
Oysa, sosyalist sistemin ÖZ YÖNETİMİ’nin, bu günkü kooperatifçilik uygulamasından farkı, şu kırmızı cümlenizin tersindeki durumdur. Yani, kolektif mülk ortaklarının çalışma zorunluluğu olmasıdır. Çok iyi bileceğiniz gibi, sosyalizmde çalışmadan kazanmak olmayacaktır. Özel durumlar hariçtir tabi.

Dolayısıyla biraz soyut gibi kalıyor.

Ne dersin

Sevgiler



Burada öz yönetimin ayrıntılarını ve pratik uygulamalarını anlatmak yerine, ana mantığını ortaya koymak niyetindeyiz. Yoksa, elbette her sektörün ve her zaman dilimin dayatacağı farklı koşullar olabilecektir. Bir uzmanlar kadrosunun ince ayrıntıları tartışıp, güncellemesi gereken bir düşüncedir.

Sevgili zihni
Bir fabrika veya üretim kooperatifi daha kurulma aşamasındayken mutlaka bir kaynağa ihtiyaç duyar. Bu kaynak ise insanların birikimlerinden sağlanır. Birikimler ise bir başka alanda çalışmanın ürünüdür. (ya bir kapitalistin kapitalist işleyiş içinde çalıştırdığı işçilerin sömürüsüne dayalı birikim olabilir. Veya tek tek çalışanların ihtiyaç fazlası birikimlerinden olabilir. Birincisinde fabrikayı tek bir patron kurabilir. İkincisinde ise pek çok insanın kısıtlı birikimlerinden yaratılan kaynak olabilir.

Sn. drekinci,
Burada, Sosyalizme yumuşak geçişten söz ediyoruz. Yutturabilirsek egemenlere. Yutturamadığımız yerde başka seçenekler girmelidir devreye tabi.
Bu bağlamda,

“Tüm servetler öncelikle KAMULAŞTIRILMALIDIR” ön koşuluna bağlıyoruz ÖZ YÖNETİM uygulamalarını.
Kamunun elinde olan nakitler+kurulu iş yerleri+bunları işletecek teknik iş gücü bilgileri..vs,
ülke çapında homojen bir dağılımla paylaştırılacaktır.
Devlet, "otokontrol mekanizması" olarak kullanacağı bir kaynağı elinde bulunduracaktır (merkez bankası gibi).
Yurt çapında işleyen (üreten) fabrikaların ya da başka sektörün tıkanan yerlerinde, (yerel kaynaklardan sağlanamayacak yardımları) devreye sokacaktır. Bu tür alışveriş arz ve talep işleri, birim konseylerinin bölge konseylerine ileteceği bilgiler doğrultusunda gerçekleşir.
Kaynak budur özetle.


Kişiler kurduğu fabrikada neden çalışmak zorunda olsun ki? Zaten bir başka alanda çalışmaktadırlar

.

Fabrikayı kişiler kurmamaktadır ki, çalışmaMA hakkını kullanabilsin? Kolektif mülk demiştik. Üretim aracının ne tek başına sahibi, ne de mirasçısıdır. Sahip olduğu şey, üretim aracının (emeği karşılığındaki) getirisidir.

Birikimleri bir başka alanda bir başka üretim için kaynak olmaktadır. Ve bu kaynaktan dolayı bir gelir elde etmeleri de doğal olmalıdır.

Evet doğaldır gelir elde etmeleri. Ancak, elde edilen gelirden kendisi “zenginleşme ya da refah” payını alırken, servet biriktirme yerine, eline geçmeden, yine içinde bulunduğu konsey tarafından alınacak kararlarla, daha çok istihdam yaratma eylemine girmesi koşuldur.

Şöyle bir örnekle açıklamaya çalışayım pastadan pay alma durumunu:

Bütün çalışanların bir havuzun içerisinde, bir lastik botun üzerinde durduğunu düşünün. Havuz fabrikadır. Bot, üretim aracıdır. Çünkü, üzerinde oturmaktadır. Amaç suya batmadan, (zarar etmeden) yükselmektir. Havuzdaki su ise, üretimden gelen kazançtır.

Bütün çalışanlar aynı havuzda demiştim.

Havuza su akıtan musluğu açıyoruz (çalışıp üretmek). Havuza su doldukça, suyun seviyesi yükselecektir. Suyun seviyesiyle birlikte botlar ve üzerindekiler de eşit yükselecektir. Yükselmedeki hız, girişteki musluğun kapasitesine ve suyun debisine bağlı olacaktır. (yatırım-teknoloji-performans).
Havuzdaki su, botları rahat yüzdürecek düzeye (ortalama geçim düzeyi) geldiğinde, hatta havuz suyunun taştığında, taşkın suların, başka yatırım alanlarına oy birliğiyle kaydırılması sağlanacaktır. Taşan suları kimse evindeki tanklarda stoklama yapamayacaktır (kapitalizm).

Bu havuzun fazlalıklarıyla yapılan başka yatırımlardan kar gelmesi gerektiğini söyleyeceksin?

Evet, saadet zinciri bu aşamadan sonra oluşacaktır. Yani, bu ikinci yatırımdan gelen getiriden payını alacak olan birinci havuz sahipleri, yaşam standartlarını bir basamak üste çıkarmış olacaklardır. Aynı zamanda, toplumun diğer işsiz kesimine ÜRETİM ARACI kazandırmıştır.
Yani, kazancının ana parası üretime geçtiğinde, ana para topluma terkedilmiş, kazancının belli oranı kendisine akmaya devam etmiştir.

Gelir sahibi olmanın ana çerçevesi şudur bu projede:

Kişinin sahipliğine akacak gelirin sınırı, kendi ömrü boyunca yaşayabileceği sınırsız tüketim karşılığıdır. Yapamayacağı tek şey ise, kendi ölümüyle birlikte sahip olamayacağı şey, üretim aracıdır.

Çünkü, üretim aracına sahip olanlar, bir kısım insan üzerinde egemenliğin ilk kurumu kurmuş olacaktır. Bu daha sonraları, (kapitalizmde olduğu gibi) siyasal egemenliğe ve toplumu her yönüyle kontrol altında tutmaya kadar gidecektir.

Başka deyişle biriken servet, daha doğmamış olan nesiller için değil, öncelikle yaşayan muhtaçlar için harcanacaktır. Sistem böyle devam ettiğinde doğal olarak, toplum, yeni doğacak çocukların dahi yaşamsal gereklerini garantiye almış olacaktır.

Sonuç itibariyle. Sosyalist bir kamulaştırma ve merkezi organizasyon şart

.

Evet diyorum buraya da.

Ancak kamulaştırmada adaletsizlik olmaması için kamulaştırılan üretim araçlarını maddi karşılığı sahiplerine ödenerek, kamu tarafından satın alınarak yapılmalıdır

.

Burada katılmıyorum. Çünkü, sosyalizme geçiş bir devrim niteliği kazanacaksa (ki öyle olmazsa yaşatmazlar) servetin geçmişi sorgulanmalıdır. Biraz acıtır ama, eskisinden daha mutlu olma garantisi olacaktır.

Teşekkür ederim katkılarınızdan dolayı

30.4.07

OY DEĞERİ (bir forum tartışmasından)

http://www.dusunceler.org/1/2007/05/05/kesin-cozum/

Bu forumda tartıştığımız konu, aylar sonra Manken Aysun Kayacı ve Müjde Ar'ın bir tv. kanalında tartışmasıyla, tekrar gündeme geldi. Gazeteci Bekir Coşkun da benzer bir makaleyle dikkatleri üzerine çekmişti. Bu üç çıkışın dış görüntüsü aynıymış gibi algılansa da, aradaki farkı aşağıdaki tartışmada belirtmiş bulunuyorum. Benim yazımın içeriğinde insanları aşağılamak değil, tam tersine, insanların aşağılanmasından kurtulma düşüncesine dayanır.

Eğitimsiz vatandaşların oyları alınırken, askere alınırken ve askerde öldüğünde övüldüğü halde,

iş ararken, sistemden payına düşeni isterken, ve devlet dairelerinde torpil mekanizmasının altında ezilirken, (mevcut nüfusun yaşamsal gereklerini sağlıyorlar gibi) çok nüfusa teşvik edilip de sömürmeye elverişli tezgahı kurarken, dışlanması değil midir aşağılamak?

* * *

daha geniş açılımlı tartışma başlıyor:

http://www.dusunceler.org/1/2007/05/05/kesin-cozum/

Suat Bey merhaba,


http://zihniorer.blogspot.com/2007/01/demokraside-semen-akordu.html
8 Ocak 2007 tarihinde kendi blogumda yazdığım bir yazıdır. Yani, bu günden 5 ay önce.

Ne seçim, ne AKP mağduriyeti ve ne de bir yerlerin korunmasına adapte olunacak bir durum vardı. Bekir Coşkun’un hizmet etmek istediği amaç ile, benim vurgulamaya çalıştığım mantık farklıydı.

Kaldı ki, Aziz Nesin’in bir sözünden etkilendiğimden yazmıştım böyle bir (abartılı) yazıyı. Buraya aktarmadığım kısımların oldukça abartılı ve biraz da “gevezelik” olduğunu kabul ediyorum. Ama buraya aktardığım görüşlerin tartışılmaya değer olduğuna inanıyorum.“çuvaldız” lakaplı bir konuk, bu yazının abartılı kısmını (belki eleştirel uslubun kışkırtıcılığına dayanarak buraya aktarmak istemiş. Ama aktaramadığı görülüyor.

Bu nedenle, yazımın arkasındayım ve objektif niyetlerle eleştirilerden ders çıkaracağımı taahhüt ediyorum.

Ancak, bu günkü özel duruma yamayarak, “şeytan taşlama” misyonuna soyunanlarla bu konuların tartışılmayacağını biliyorum. /zihni


Bir odacılık mesleğinde tahsil aranırken,Bir şirket, çalıştıracağı insanda eğitim ararken,Hayatın bir çok alanında eğitim zorunlu tutulurken,Toplumu yönetecek ve yaşamsal geleceğini güvenceye alacak bir hükümetin çıkarılması neden cahil çoğunluğun kararına terk edilsin?Neden cahillik ödüllendirilsin?Cahillik kişinin elinde değil, sistemin çarkında yuvalanmıştır diyebilirsiniz.Öyleyse, bu sistemin çarkına çomak sokmanın da bir ateşleyicisi olsun bu teori.
Bu kadar sıradan bir iş midir hükümet belirleme işi?Bilgisiz-kaygısız insanların, kendine yararı olamayanların, hakkını aramayı bilmeyenlerin bu ülkeye yararı olacakları seçmede nasıl doğru karar verebilir?
Ehliyet eğitimini almamış bir insana nasıl araba kullanma yetki ve hakkını vermiyorsanız,Eğitim düzeyine de seçme hakkını “orantılı” vermelisiniz.Çünkü, biri bilgisizlikten dolayı kendi canı ve birkaç canı yok etme riski taşıdığı halde,ikincisi, bir neslin geleceğini yok etme riski taşımaktadır.
Bu önerinin, temel insan haklarını zedeleyeceğini asla düşünmüyorum. Kaldı ki mevcut durum, temel toplum haklarını ve dolayısıyla insan haklarını arama mekanizması olan bilgi edinmeyi fazlasıyla ihlal etmektedir.Ehliyetli insanların toplumu yönetmesi, ayrıca cahilliğin de ortadan kalkmasına,toplumun her zaman daha ehliyetli insanlar tarafından yönetilmesine, kalkınmanın ve genel yararın daha hızlı kazanılmasına katkı sağlayacaktır.


5 Suat Öztürk { 05.05.07 at 22:09 }
Merhaba Zihni Bey,
Düşüncelerinize katılmıyorum.
Vaktim yok, sadece şunu söyleyeyim:
Bir iş, görev vs için yapılacak tercih ya da liyakat gerektiren kriterlerin bulunduğu bir teknikerlik ile kişinin bizzat “kendisini” yönetecek vekilini seçmesini kıyaslamak anlaşılmaz bir mantık hatasıdır.
Bu tavır en temel insan hakkının ihlalidir.
Bu elitizimin bu topraklarda (da) yeşermesinin sebebi de sanırım fikir sahiplerinin demokrasi ile işbaşına gelebilmelerinin imkansız olmaları.


Bulent Murtezaoglu { 05.05.07 at 22:30 }
Bir iş, görev vs için yapılacak tercih ya da liyakat gerektiren kriterlerin bulunduğu bir teknikerlik ile kişinin bizzat “kendisini” yönetecek vekilini seçmesini kıyaslamak anlaşılmaz bir mantık hatasıdır./s.ö.


Hmm, Suat bey bu herhalde aceleniz oldugu icin boyle cikti klavyenizden. Devletin icra tarafindaki insanlar devleti o da kismen yonetiyorlar en nihayet, vatandaslari degil. Vekilin isi de ‘yonetmek’ degil zaten. Sizin ne derece birikimli oldugunuzu biraz cikartabiliyorum, ‘beni yonet abi’ diye kimsenin pesinde dolasacaginizi tahmin etmiyorum. Koyunluk belki hepimizde var, bu insanlarin — ozellikle Turkiye gibi devletin dev oldugu ve siddet kullanan tarafinin dahi kanun icine pek cekilemedigi bir yerde — elindeki guc de az degil, ama pesinen bizim cobanimiz olduklarini soylemeyelim bari.


7 Suat Öztürk { 05.05.07 at 22:38 }
:-))
Acele ile çıktığı doğru Bülent Bey. Başka bir iş ile ilgileniyorum şu anda. Evet tuhaf olmuş çok. :-)
Anlatmak istediğim anlaşılmıştır diyeceğim ama ona da emin değilim. geniş bir zamanda belki konuşuruz.
(Demokrasinin “ehven-i şerliliği” sebebi ile belaltı vurmak kolay oluyor ama alternatif diye öne sürülenler de tam bir açmaz. Bu olmamalı bunu konuşma biçimi. –sizi kasdetmiyorum. Yani ehven-i şer olduğunu bilmeli sonra konuşmalıyız. )


8 çuvaldız { 05.05.07 at 22:53 }
Suat bey,Zihni bey’in bu yazısını zamanında okumuştum yukarıdaki yazınızı okuduğumda İzhni bey’in yazısından alıntılar yaparak yorum yazıp sitenize göndermiştim..ve bu yorumumla ilgili de Zihni bey’e de bilgi vermiştim..ama sitenizde iki kez göndermiş olmama rağmen o yorum yok..sonuç itibari ile Zihni bey’in neye cevap verdiği anlaşılamadı..


Yazan: Çuvaldız:
Bekir Coşkun’unki de bir şey mi bir ara bir sitede daha zihni sinir bir öneri vardı;
“Seçmenlik derecesi nasıl belirlenmeli? 1-diplomaya göre2-(diploma yoksa) genel kültür testiyle verilecek seçmenlik derece belgesine göre,3-mesleğin herhangi bir alanında topluma kazandırdığı ulusal ve uluslar arası düzeydeki başarı belgesine göre,4-en az, 4 kitap yayınlamış olan yazarlık belgesine göre,
İlk okuldan prof.luğa kadarki eğitim düzeyinin oy hakkı, (belirli) katsayı tespitiyle, eser yayınlamış diplomasız yazarların prof.lara eşitlenmesi sağlanabilir.
Örnek:bir prof.un oyu= dört ilk okul diplomalının opyuna.Bir ilk okul diplomalı yazarın oyu=bir prof.un ouyna=dört ilk okul dipl.”


Bu parlak fikir ile ilgileniyorsanız aşağıda linkini verdim.
https://www.blogger.com/comment.g?blogID=31495541&postID=116826788155658207
Ben bunu okuduğumda ağzımı bir süre kapatamamıştım…Allah akıl fikir versin güzel dua da bir de hayırlısı ile kullanmayı da nasip etsin demek gerek!
*Baykal’ın otobüsle seçmen taşıma işine gelince; 2007 senesi içinde seçim ödeneği de dahil partilere aktarılacak para toplamı 314 milyon ytl-miş !(buna GP de dahil)
*Seçimden sonra hem eski hem de yeni seçilen vekiller Ağustos ve Eylül maaşlarını alacaklar-mış!
Ben akılla beraber sabır da istiyorum..


10 zihniorer { 05.05.07 at 23:44 }
sn. çuvaldız,görüyorum ki, yazının ana amacının dışındaki ciddi olmayan kısımlarla ilgilenmişsiniz. Bunu yine de ciddiye alıp, açıklama yaparak, yerinde imha etmiş bulunuyorum. Ama “zamanında okurken” bu yazıyı, oradan selamsız geçişinizin altında bir fırsatçılık mı aramalıyım?
Yazının ana fikri konusunda ne orda ne de burada (peşin yargının dışında) bir fikir vermiş değilsiniz.Suat Bey’in “işleri bitince” belki anlamlı bir bilgi vereceğini umabilirim. Bülent Bey,in ana fikre katılıp katılmadığı net bilinmese de, anlamlı yaklaşım sergilemesini “düşünceye saygısının” ifadesi olarak alıyor, O’na teşekkür ediyorum.


11 Yaman Avcı { 05.05.07 at 23:57 }
Merhaba arkadaşlar, Zihni bey’in zırvalarını herkes gibi ben de okudum. Yazarına hakaret etmek aklımdan bile geçmez ama yazılanlara “zırva” demketen de kendimi maalesef alamıyorum. İnsan olmanın asgari koşulunu bile anlayamamış birilerinin (Bekir Coşkun’u da bu kategoride değerlendirmek lazım) blog yazarlığına soyunmuş, “çok satan!” gazetede köşe başı tutmuş olmasına şaşırmamak elde değil. İnsan’ın eşref-i mahluk olduğu gerçeğinden bihaber “O kafa” memleketin geleceğine ilişkin ne gibi çözümler üretebilir ki? “O kafa”dan ancak işte bu zırvalar çıkabilir.
Zihni bey, hiç olmazsa ABD de olduğu gibi “ikinci seçmen” müessesesini önerseydi bir öneri olarak üzerinde düşünülebilirdi. Bildiğiniz gibi ABD de seçimler iki aşamalı bir süreç olarak gerçekleştirilir. Sürecin ilk aşamasında halkın oylarıyla “ikinci seçmen” ler seçilir. Tüm eyaletlerden seçilen bu ikinci seçmenlerin oylarıyla da temsilciler meclisi ve senato üyeleri seçilir.
İnsanları varoluş açısından bile eşit saymayı becermeyen “o kafa” ya bu cevapları yazmakla hata mı ediyoruz yoksa?Selam ve sevgilerimleYaman Avcı


12 Bulent Murtezaoglu { 05.06.07 at 00:00 }
Zihni bey,
Bülent Bey,in ana fikre katılıp katılmadığı net bilinmese de, anlamlı yaklaşım sergilemesini “düşünceye saygısının” ifadesi olarak alıyor, O’na teşekkür ediyorum./z.ö.


Rica ederim, keske siz buralarda daha cok dolassaniz. Jazzetta’da “bu cocuklari nicin polisin ustune surduler” filan derken, burada “bir dakika bir dakika bugun olan asil adaletsizlik Ankara’da olmadi” demek zorunda kaliyorum ’sol’dan adam olmadigi icin. Suat bey burayi acik forum olarak tuttuguna gore katilimci da katilmaya davet edebilir diye dusunuyorum.
Tabii benim kafam karisik soylediginiz konuda. Tek guc gercek odagi olarak devleti, ve bizdeki kadar guclu devleti tedirginlikle karsiliyorum, onu verili kabul etsek dahi ’secen’ olma kriterlerinizi pek begenmedim. Dillendirdiginiz problem dogru problem bence (Muzmin beyin bloguna ABD secimleriyle ilgili benim teknik taifeden birinden ‘bu kadar da aptallik olmaz bilader’ tadinda bir tepkiye link koydum), yalniz cozumunuz bana dogru gelmedi. Feynman’in bir lafi vardir, “alanlarinin disinda bilim adamlari da herkes kadar aptaldir” mealinde onu mirildandim. Biraz zorlasam belki o hiyerarsinin tepesine dogru tirmanabilecegimi dusunup, zannedildigi kadar secme ehliyetine sahip olmadigimi da dusundum. Sikayet dogru, cozum yanlis geliyor bana yani. Daha rafine olsa, bizim nette denenen ‘turst metric’ ve/veya ‘akilli filtreleme’ metodlari kullanilsa belki en azindan iki dakikada ‘yahu bu beni de cok adam yerine koyuyor, dogru birsey degil bu’ demeyecegim birseyler cikar. Teknolojiye abanarak — net hur olmaya devam ederse — belki birseyler cikartilabilir, bilemiyorum. Elimizde imkan var/olacak, en azindan akademik bir calisma olarak yapilabilir bu.
Metin bey de ilgilenmis, belki onda referans vardir bilemiyorum. Devlet idaresi vs. icin Turkiye’de bunun olmasi zaten zor/imkansiz, cehaletten rant cikartmayi cok seven insanlarimiz bu islerin pesinde ama diger secimlerde kullanilabilir birseyin ortaya cikmasi da fena olmaz.


13 çuvaldız { 05.06.07 at 01:02 }
Zihni bey,size söyleyebilecek bir sözü o okuduğum gün de bulamamıştım…ne söylersem söyleyeyim 4 prof etmezdi.. neyse bu önemli değil.. bir düşünceyi inanarak paylaşmadıysanız sorun yok pek tabii ki inandığınız bir konu ise arkasında durmanız beklenir ve farkındaysınız size bu yorumu buraya ne şekilde aktardığımı bizzat bildirdim…ve yanıt verebiliyorsunuz…söylediklerinizin abartı olduğunu şimdi belirtmeniz yerinde umarım bir 5 ay sonra da yanlışlığını kabul edebilirisiniz..bu arada yine de bilmek isterseniz okuma yazmasını bilmeyen insanlar akıl yoksunu değillerdir..en az sizin sahip olabildiğiniz kadar fikirleri vardır..


14 Yaman Avcı { 05.06.07 at 01:17 }
Sevgili Çuvaldız,
“… okuma yazmasını bilmeyen insanlar akıl yoksunu değillerdir..en az sizin sahip olabildiğiniz kadar fikirleri vardır.. ”
İfadeniz, benim bir önceki yorumumda Zihni Bey’ in düşüncelerini“zırva” olarak nitelememin gerekçesini oluşturuyor. Nice “bilge” kişiler vardır ki, çoğumuzun sahip olmakla övündüğümüz diplomalarımız (affınıza sığınarak söylüyorum) onların tuvalet kağıdı bile olamaz. Anadolu Erenlerinin hangisi Oxford diplomasına sahip idi? Daha çarpıcı örneği, Resulullah bir “ümmi” değil miydi “ıkra” emr-i İlahisi ile karşılaştığında.
Yoksa günümüzde bilgelik, YÖK ün yüksek liselerinin sıralarında belli bir müddet oturduktan sonra elde edilen kağıt parçaları ile mi ölçülür oldu?
Selam ve sevgilerimleYaman Avcı


15 zihniörer { 05.06.07 at 01:38 }
38. Zihni bey, hiç olmazsa ABD de olduğu gibi “ikinci seçmen” müessesesini önerseydi bir öneri olarak üzerinde düşünülebilirdi/Yaman Avcı


Biz, “cehaletten rant cikartmayi cok seven” zırvalardan kurtulma kritiği yaparken, ikinic bir “zırvaya”ya çanak tutmanın mantığını kim hazmedebilir?
“İnsan olmanın asgari koşulunu”n “sürü” sayılmaktan geçirildiği mantığı da…


Sn. çuvaldız, inanın, yazdıklarınız anlamlı bir mesaj vermiyor.

Siz, yazının ana fikriyle abartılı yerini ayırdığımı dikkate almadan, bir düşünceyi inanarak paylaşmadıysanız… diye devam ediyorsunuz. bir düşünceyi inanarak paylaşmadıysanız sorun yok pek tabii ki inandığınız bir konu ise arkasında durmanız beklenir


Oysa yukarıda, 4 nolu iletide,

Bu nedenle, yazımın arkasındayım ve objektif niyetlerle eleştirilerden ders çıkaracağımı taahhüt ediyorum. Ancak, bu günkü özel duruma yamayarak, “şeytan taşlama” misyonuna soyunanlarla bu konuların tartışılmayacağını biliyorum. /zihni

demiştim. Ana hatlarına katılmayacağınızı biliyorum bu düşüncenin. Ama Bülent Bey gibi, konuya önce adapte olmanızı ve anlamlı eleştiri yapmanızı bekliyorum. Tabu tartışmıyoruz burada.


16 çuvaldız { 05.06.07 at 01:41 }
Suat bey kusura bakmayın ama söyleyeceklerim bitmemiş…

Zihni bey sizin fırsatçılık dediğiniz şeye birkaç örnek; 3 kez aynı anayasa ile CB seçip 4.sünde olmazzzz 367 gerekir deyip Meclis kararını mahkemeye taşımak,
Seçimm seçimm diye feryat edip sonra da CB nı halk seçemez deyip ayak diretmek,(ki sebepleri belki sizin söylediklerinizdir CB makamında oturacak insanı bu halkın seçimine layık bulmamışlardır !)
Şu sıralar saygı ile yad ettikleri Ecevit’in “birleşin” vasiyetini zamanında ret edip sırtını dönenlerin şimdi % 10 barajını aşamayacağını öngörüp bizzat kendilerinin teklif etmesi,
Bu kadarı sanırım fırsatçılığın ne demek olduğuna örnek olmuştur !Fırsatçılık çözüm teklifi olmadan kaos yaratmaktır,çözümsüzlük en iyi çözümdür belki bu cümle size aşinadır…
Benim fırsatçılığımı(!) ise bu yazınızdaki anlamı, üzerinden 5 ay geçmesine rağmen unutamamış olmama ve muhalefetin neden”halk seçemez” iddiasında olduğunu anlama gayretime bağlayın..
Yaman bey sizinle hemfikirim..bu millete yeri geldiğinde sağduyulu yeri geldiğinde cahil muamelesi yapanların hangi kestane kılıfından çıktıklarını anlamaya çalıştığımda bulabildiğim tek cevap sizin yorumunuzda ..


17 zihniorer { 05.06.07 at 02:03 }
Suat Bey, bundan önceki yorumum umarımspam çengeline takılmamıştır:)


çuvaldız hanım, CB seçimlerinde olup-bitenler pek umurumda değil. Al birini vur ötekine.

Öz eleştiri mekanizması neden çalışmaz bu toplumda?

Verilen kararların kutsallığı neresinde?

Topluca intihara gitmenin topluca yapılan hatalardan kaynaklanabileceği neden düşünülüp tartışılamaz?

“Özeleştiri” ile “KÜÇÜMSEME”yi neden karıştırma gereği duyarız?Hep “dayatılanı” yutmak adeti nasıl anlayışın ürünü olabilir?
…… bunların cevabını arıyorum. Verdiğim cevabı beğenmeyenlerin verecekleri cevabı arıyorum.“Yattı balık yan gider demokrasi tam gider” demiyorum. Birşeyler demeye çalışıyorum. iyi geceler ve pazarlar diliyorum.


18 Bulent Murtezaoglu { 05.06.07 at 02:19 }
Benim fırsatçılığımı(!) ise bu yazınızdaki anlamı, üzerinden 5 ay geçmesine rağmen unutamamış olmama ve muhalefetin neden”halk seçemez” iddiasında olduğunu anlama gayretime bağlayın..
Ayni yaziyi ben de okudum, ozellikle tarihi gozonune alininca bukunku durum hakkinda oldugunu dusunmedim. Niye Zihni beyin derdinin bugunle ilgili oldugunu dusunuyorsunuz?


19 Bulent Murtezaoglu { 05.06.07 at 02:20 }
Hah Zihni bey de yazmis meger.


20 çuvaldız { 05.06.07 at 02:38 }
Bülent bey,cevabım kısaca “zihniyet kardeşliği”çağrışımı olacak..
Ve Zihni bey özeleştiri yapıp kendinizi küçümsemeden bir soru ;sizin oy değeriniz ne olurdu?


21 Bulent Murtezaoglu { 05.06.07 at 02:43 }
Bülent bey,cevabım kısaca “zihniyet kardeşliği”çağrışımı olacak..
Anlayamadim bunu. Ben mi Zihni beyle zihniyet kardesiyim? Yoksa Zihni beyin dedigi ile bugun CHP’nin dedigi mi kardes?


22 Yaman Avcı { 05.06.07 at 03:11 }
Merhaba Bülent Bey,“Ayni yaziyi ben de okudum, ozellikle tarihi gozonune alininca bukunku durum hakkinda oldugunu dusunmedim.” (BM)
demişsiniz. 5 ay önce okuduğun ve bugünkü durum hakkında olduğunu düşünmediğin yazı Çuvaldız Hanım’ın Zihni Bey’in “Demokraside seçmen akordu” başlıklı yazısından alıntıladığı
“Seçmenlik derecesi nasıl belirlenmeli?1-diplomaya göre2-(diploma yoksa) genel kültür testiyle verilecek seçmenlik derece belgesine göre,3-mesleğin herhangi bir alanında topluma kazandırdığı ulusal ve uluslar arası düzeydeki başarı belgesine göre,4-en az, 4 kitap yayınlamış olan yazarlık belgesine göre,İlk okuldan prof.luğa kadarki eğitim düzeyinin oy hakkı, (belirli) katsayı tespitiyle, eser yayınlamış diplomasız yazarların prof.lara eşitlenmesi sağlanabilir.Örnek: bir prof.un oyu= dört ilk okul diplomalının opyuna.Bir ilk okul diplomalı yazarın oyu=bir prof.un ouyna=dört ilk okul dipl.”(Z’den ÇH’ın alıntısı)
biçimindeki Zihni Bey’e ait zırvaları içeren yazı ise;“Niye Zihni beyin derdinin bugunle ilgili oldugunu dusunuyorsunuz?” (BM)
sorunuzun ne kadar gereksiz bir soru olduğunu göremiyor musunuz Allah aşkına? Oysa 5 ay önce okumuş olmasına rağmen Suat Bey’in Ekonomi Türk ten alıntıladığı:

“Bu cahil göbeğini kaşıyan adamlarla “Atatürk’ün kızları, ülkenin aydınlık yüzlü erkekleri, eski-şimdiki cumhurbaşkanları, üniversite öğretim üyeleri, yüksek mahkeme üyeleri, askerler, sivil demokratik örgüt üyeleri” aynı oy hakkına sahip olabilir mi? Olabilemez. O zaman yapılacak iş basit. Hazır TBMM anayasada değişiklikler yapmaya başlamışken, göbeğini kaşıyan adamların bir oy hakkı sabit tutulurken, diğerlerine üç (önce iki diyecektim de belki o da yetmez diye korktum) oy hakkı verilsin. Böylece CHP’nin seçimden birinci parti olarak çıkması kesinleşsin. Hem böylece dünyaya da örnek oluruz. Oy hakkını eğitim düzeyine göre farklılaştırarak dünya demokrasi tarihinde yeni bir uygulamanın yolunu açarız.”(SÖ)


Bu ifadelerde içerik bakımından aynılığını hatırlayıp buraya taşıdığından dolayı Çuvaldız Hanım’ı tebrik etmemiz gerekir. Tebrik etmeliyiz ki zihni beyin sergilediği fikir fukaralığı teşhis edilsin. Teşhis edilsin ki aynı familyadan fikir fahişeleri meydanı boş zannetmesinler.Selam ve sevgilerimleYaman Avcı


23 Bulent Murtezaoglu { 05.06.07 at 03:56 }
demişsiniz. 5 ay önce okuduğun ve bugünkü durum hakkında olduğunu düşünmediğin yazı Çuvaldız Hanım’ın Zihni Bey’in “Demokraside seçmen akordu” başlıklı yazısından alıntıladığı
Evet o yazi. Yok ben okumamistim onu yazildigi zaman, Zihni beyin blogunu cok takip etmiyorum baska yerlerde yazdiklarindan biliyorum biraz onu. Tarihine mi baktim yoksa burada mi birisi dedi bilmiyorum ama bugun icin yazilmamis bu.


Tebrik etmeliyiz ki zihni beyin sergilediği fikir fukaralığı teşhis edilsin. Teşhis edilsin ki aynı familyadan fikir fahişeleri meydanı boş zannetmesinler. Y.A.


Kusura bakmayin ama — bugunku baglamin disinda — Zihni beyin dusundugunu zannettigim probleme kafa yormus biri olarak bunun hedefleri arasinda ben de varim. Anlasilan bu secim iyice sinirleri germis insanlarda diyorum. Fikir fukaraligi konusunda katilmiyorum size, benim gorebildigim yerlerde Zihni beyde boyle bir durum sezmedim. Bence, bir daha soyleyeyim de baska agzini bozacak varsa dokulsun, dogru bir probleme kafa yoruyor. Belki siyaseten dogru degil simdi bunlara kafa yormak gorunur yerde — o ortaya cikti.


24 zihniorer { 05.06.07 at 08:59 }
Fikir üretmek yerine argolara sığınanlarda tartışacak bir değer göremiyorum. Bu nedenle cevap da vermiyorum, yok şöyle oldu yok böyle oldusunu… Polemiği çok iyi becermeme rağmen, fikirlerin güme gitme ihtimali ve tartışabilen arkadaşlara saygımdan dolayı, buna da tenezzül etmiyorum sabrımın son damlasına kadar.


çuvaldız hanım,
Zihni bey özeleştiri yapıp kendinizi küçümsemeden… diye devam eden sözlerinizin değeri nedir sizce demokrasi kültürü açısından?

“öz eleştiri”yle “kendini küçümseme” arasındaki farkı kimler kavrayabilir?

Tartışmaktaki amaç hırpalama ve nefret kusmak mıdır, yoksa doğrularla yanlışları ayırmak kültürü mü?

Son olarak, “empati”nin iletişimdeki gücü hakkında bilgi sahibi misiniz?

Evet arkadaşlar, çıtayı yükselteceksek, devam edelim. Yoksa zaman öldürtmeye çanak tutmayalım. selamlar.


25 zihniörer { 05.06.07 at 09:08 }
not:Bülent Bey,17 nolu iletide işaret ettiğim yorumum buraya şu ana kadar düşmedi. Yine spam engeli belirtisinden dolayı bir üstteki yazı iki kez düştü, birisini silebilirsiniz.


26 Suat Öztürk { 05.06.07 at 09:12 }
Sildim Zihni Bey..
Şu anda yayınlanmamış yorumunuz var mı? (Spam ve denetim kutusunda görünmüyor)


27 çuvaldız { 05.06.07 at 09:17 }
Bülent bey sizi anlamak için bir süre geçmesi gerek
“Sizin ne derece birikimli oldugunuzu biraz cikartabiliyorum, ‘beni yonet abi’ diye kimsenin pesinde dolasacaginizi tahmin etmiyorum. Koyunluk belki hepimizde var, bu insanlarin — ozellikle Turkiye gibi devletin dev oldugu ve siddet kullanan tarafinin dahi kanun icine pek cekilemedigi bir yerde — elindeki guc de az degil, ama pesinen bizim cobanimiz olduklarini soylemeyelim bari. ”
Yukarıdaki size ait bir cümle..ve Zihni bey de çobanı seçmeyi fazlası ile önemseyen biri !!!(ki CB seçimlerinde olup-bitenler pek umurumda değil. Al birini vur ötekine.)
Malum kaval sesini takip ettiği inancı ile sürüden sayılabilirsiniz ama bir aklın ürettiği fikri de koşulsuz kabul ettiğiniz de sınıf farkı olan başka bir sürüden olmazmısınız?
Zihni bey’in argümanı için…halkı sınıflara bölmek ve oylarını tartmak yerine seçilecek olanlarda daha fazla nitelik arasak ve bunu şartlasak!
Her üzerine kafa yorulan fikrin değerli olduğunu sakın iddia etmeyin.Hitler de ari ırk için kafa yormuştu!!!


28 zihniorer { 05.06.07 at 09:28 }
Suat Bey, belki aynı anda düşmüştür farkedemedim.Şu anda yayınlanmamış iletim yoktur, teşekkür ediyorum,


29 Suat Öztürk { 05.06.07 at 09:29 }
Yukarıda da söylediğim gibi bence sorun demokrasinin ehven-i şerliliğinden çıkıyor. Görece sorunlar ve etkileri tartışılırken manevra yapılmaya çalışılıyor ama teklif edilen alternatifler çok daha başka sakıncalar ve temel insan hakları ihlallerini içeriyor.
Demokrasinin kutsandığının sanıldığını düşünmeyi bırakıp demokrasinin mükemmel olMadığını, ama alternatifleri arasında “en iyisi” -ya da kötünün en az kötüsü- olduğunu başlangıç noktası yaparsak göreceğiz ki kafa yorulan mevcut konu ve ileri sürülen çözüm elitizmin arkaik versiyonundan farksızdır. (Belki enstrümanlar değişik)
Ben elitizme önem veririm; kitleleri yönlendirenler, tahakkumle ya da değil, fikir/kültür empozesi yapanlar -bazen farkında da olmadan- elitistlerdir ama bu o kadarla kalmalı. (Ki zaten bunu engelleyemezsiniz.) Elit-avam ayrımı yönlendirme makamından çıkıp, bizatihi kişisel ayrım kıstaslarına döndüğünde Hindisan’daki kast sistemine nanik yaparken daha beterinin içine düşülebilir.
Bu biraz şuna benziyor; “iyi bir diktatörun yönettiği bir devlet, demokratik bir sistemle yönetilen devletten çok daha kısa sürede ve çok daha fazla gelişebilir/standartlarını yükseltebilir.”
Evet; bu doğru da, “bu doğru” diye kimse diktatör istemiyor başında. Çünkü teoratik bir sistemde torbadan ne çıkacağı hiç belli olmaz.
Bu da aynı geliyor bana; bu sebeple tüm sakıncalarına rağmen insan hakları temelli “demokrasi” demeliyiz. Bu temel doğru işletilirse -zırt pırt çomak sokulmazsa- toplumlar kısa sürede yeterli demokratik olgunluğa kavuşacaktır.


31 Yaman Avcı { 05.06.07 at 10:58 }
Sayın Zihni Bey;

İlk mesajımda da özenle belirtmiştim kimseye hakaret etme niyetim olmadığını. Buna rağmen mesajlarımda hakaret algılamasında iseniz, tüm samimiyetimle temin ederim ki böyle bir niyetim yok. Hele hele polemiği hiç beceremem. Ancak şu ifadenize bigane kalamadım:
“Fikir üretmek yerine argolara sığınanlarda tartışacak bir değer göremiyorum. Bu nedenle cevap da vermiyorum, yok şöyle oldu yok böyle oldusunu…”(FÖ)
Ben sizin yazınızdan Çuvaldız Hanım’ın alıntıladığı kısmı çok ama çok önemsedim. Siz daha sonra, blogunuzdaki orijinalinden ilgili kısmı çıkardığınızı söylediniz ama, ben böyle bir ifadenin düşünen bir “kafa” ya yakışmayacağını, ancak “o kafa”nın ürünü olabileceğini düşünüyorum.

Sözün kısası şu mesajlar size ait mi? Değil mi?
“Seçmenlik derecesi nasıl belirlenmeli?

1-diplomaya göre2-(diploma yoksa) genel kültür testiyle verilecek seçmenlik derece belgesine göre,3-mesleğin herhangi bir alanında topluma kazandırdığı ulusal ve uluslar arası düzeydeki başarı belgesine göre,4-en az, 4 kitap yayınlamış olan yazarlık belgesine göre,İlk okuldan prof.luğa kadarki eğitim düzeyinin oy hakkı, (belirli) katsayı tespitiyle, eser yayınlamış diplomasız yazarların prof.lara eşitlenmesi sağlanabilir.Örnek:bir prof.un oyu= dört ilk okul diplomalının opyuna.Bir ilk okul diplomalı yazarın oyu=bir prof.un ouyna=dört ilk okul dipl.”(ZÖ den Çuvaldız’ın alıntısı)
Şayet cevabınız “Evet” ise, benim size söyleyecek bir sözüm olamaz! Yok bir şekilde size ait değil ise ve bir tevili varsa, size ait şu ifade ile; “fikirlerin güme gitme ihtimali ve tartışabilen arkadaşlara saygımdan dolayı” (ZÖ) bilmemin hakkım olduğunu düşünüyorum.
Tabii önceki mesajınızda söylediğiniz gibi; “…buna da tenezzül etmiyorum sabrımın son damlasına kadar.”(ZÖ) da diyebilirsiniz.
Selam ve sevgilerYaman Avcı


32 zihniorer { 05.06.07 at 11:29 }
Yaman Bey,İyi niyet belirtinizle, önceki iletilerinizde aralara sıkıştırdığınız bazı argo kelimeler arasındaki bağı kurmayı vijdanınıza bırakıyorum.

Bu tür başlangıçların ileride hangi düzye düşeceğini tahmin ettiğimden, tartışmaya böyle uslupla başlamanın sakıncalarınından dolayı, yolun başındayken önlemini alma gerği duydum.


Asıl sorunuza gelince, evet, o 4 şık ile alıntıladığınız yazılar bana aittir. Bunu daha önce belirttiğim halde, tekrar sormanız ve asıl önemsediğim noktadan kaçışınızın anlamı gün gibi ortadadır. ilgili yazıda başlığının altında “bir teori” diye not düşmüştüm.

İki yol izlenebilir bu tür yazılarda: Birincisi, yazı “teori” kapsamında olduğundan, vazgeçilebilir yerlerinin olduğu önceden bilinmelidir.

İkincisi, yazının (fikrimin), dikkat ve ilginize sunduğum olgunlaşmış hali üzerinde diyecekleriniz ciddiye alınır.
o üzerinde takıldığınız kısımların birer “talimat” niteliğinden dolayı, eleştirilerden de ders çıkararak, ana fikir ile bir ciddiyet kuramadığını kabul ettiğimi de söylemiştim.
Siz, kesip yere attığınız tırnağınıza sahip çıkıyor musunuz?Tırnağınızın fazlalığını keserken, parmağınızdan da vaz geçiyor musunuz?
Saygı ve selamlar


33 Yaman Avcı { 05.06.07 at 12:23 }
Sayın Zihni Bey, Son mesajınız üzerine önceki iletilerimi tekrar gözden geçirdim. Size hakaret içerecek bir öge göremedim. Sadece, bir zorlama ile “o kafa”, “fikir fukaralığı”, ve fikir fahişeliği” gibi kavramların hakaret olarak kabul edilebileceği düşünülebilir. Ancak tekrar söylüyorum, ben bu kavramları kesinlikle hakaret amaçlı olarak kullanmadım, sadece bir ‘durum tespiti’ olarak düşündüm. Başka ifadelerin bu düşünceyi daha iyi karşılayabileceği önerisini kabul edebilirim.
“…evet, o 4 şık ile alıntıladığınız yazılar bana aittir. Bunu daha önce belirttiğim halde, tekrar sormanız ve asıl önemsediğim noktadan kaçışınızın anlamı gün gibi ortadadır.” (Z:Ö)
demişsiniz. Ben sizin teori diye sunduğunuz yazı bütünlüğü içerisinde sunduğunuz, ve sonradan kaldırdığınız kısmın teorinizin mükemmel bir örneği olmasından dolayı o kısma takıldım. Kabul edersiniz ki, teoriler ampirik örneklerle açıklandıklarında daha netleşirler. Siz “kesip yere attığınız tırnak” diye tanımladığınız örnekleri muhayyel teorinizden çıkarmanıza rağmen, teorinizin içeriği korunduğu için ben karşı çıkıyorum.

Şu ifadelerinize bir daha bakar mısınız:
“Hayatın bir çok alanında eğitim zorunlu tutulurken,Toplumu yönetecek ve yaşamsal geleceğini güvenceye alacak bir hükümetin çıkarılması neden cahil çoğunluğun kararına terk edilsin?Neden cahillik ödüllendirilsin?”(FÖ).
Formel eğitimi kutsayan, cahilliği ise diplomasızlık ile eşdeğer sayan bu görüşünüze katılmadığımı daha önce de (Anadolu Erenleri ve hatta Resulullah (s.a.v) örnekleriyle) belirtmiştim. Etrafımızda bile nice insanlar vardır ki, formel eğitim ile hiç tanışmadıkları halde inanılmaz bilgeliğe sahiptirler. Öyleleri de vardır ki, ünvanların en büyüğüne sahip olmakla birlikte cahilin cahilidir. Osmanlı’daki “beşik üleması” ne anlama geliyorsa bugün de prof. larımız içerisinde o düzeyi bile yakalayaMayanlarla işim gereği iç içeyim. Belki benim kadar sık olmasa da böyleleriyle siz de karşılaşıyorsunuzdur. Özetle diploma “adam” olmak anlamına gelmiyor.
Devamla :“…Bu kadar sıradan bir iş midir hükümet belirleme işi? Bilgisiz-kaygısız insanların, kendine yararı olamayanların, hakkını aramayı bilmeyenlerin bu ülkeye yararı olacakları seçmede nasıl doğru karar verebilir?” (ZÖ)demişsiniz.
Bütün bunlara dayanarak; meclis üyelerini, dolayısıyla hükümet üyelerini seçen “anadolu halkını” cahillikle nitelemenize gönlüm razı gelmiyor. Bekir Coşkun’un “göbeğini kaşıyanlar” diye aşağıladıkları arasında beş tane Bekir Coşku’u cebinden çıkaracaklar olduğuna/olabileceğine fena halde inanıyorum.
“…Eğitim düzeyine de seçme hakkını “orantılı” vermelisiniz.”(ZÖ)
ifadeniz, “teori” diye nitelediğiniz yazınızda durdukça ben “kesip attığınız tırnakların” hala size ait olduğuna inanmaya devam edeceğim. hatta kesmiş olmanıza rağmen “atmaya kıyamadığınız unsurlar” olduğunu bile düşünebilirim.
En ilkel anayasalar bile, 21. yüzyılda ‘Temel İnsan Hakları’ na odaklanırken sizin; “…Bu önerinin, temel insan haklarını zedeleyeceğini asla düşünmüyorum.” (ZÖ)
diyebilmenizi ise, bu tartışmayı artık uzatmamam gerektiğinin kanıtı olarak görmem gerektiğini düşünüyorum.
Selam ve sevgilerimle.Yaman Avcı


34 çuvaldız { 05.06.07 at 14:56 }
Zihni bey sadece size hitaben, 4.nolu yorumunuza cevap:

“8 Ocak 2007 tarihinde kendi blogumda yazdığım bir yazıdır. Yani, bu günden 5 ay önce. Ne seçim, ne AKP mağduriyeti ve ne de bir yerlerin korunmasına adapte olunacak bir durum vardı”(Z.Ö)

Zihniyet kardeşliği diyorum.Aynı zihin ürünleri 5 ay önce yada sonra konu bu değil.Dün yazılan B.coşkun yazısı ile sizin yazınızda olduğuna inandığım zihniyet aynı.Ve dün bu yorumunuzu neden buraya alıntıladığımı, neyin yazınızı çağrıştırdığını açıkça anlattım..Sizinle özel bir husumetim yok dolaştığım başka bloglarda da bu tür bir yazı görmüş olsaydım aynı şeyi yapardım.

“Bekir Coşkun’un hizmet etmek istediği amaç ile, benim vurgulamaya çalıştığım mantık farklıydı.”(Z.Ö)

Siz farklı düşünmüş olabilirsiniz ama teoriniz aynı amaca hizmet ediyor bu nedenle ben bir fark görmüyorum..

“Toplumu yönetecek ve yaşamsal geleceğini güvenceye alacak bir hükümetin çıkarılması neden cahil çoğunluğun kararına terk edilsin?”(Z.Ö).

.siz bu ifadenizle göbeğini kaşıyan çoğunluk tanımlaması arasında bir fark görebiliyor musunuz?
“Kaldı ki, Aziz Nesin’in bir sözünden etkilendiğimden yazmıştım böyle bir (abartılı) yazıyı.”(Z.Ö)Aynı hakkı kendim için de saklı tutup buraya yorumunuz alıntıladığımı düşünün lütfen..

(abartı kısmı hariç)“Buraya aktarmadığım kısımların oldukça abartılı ve biraz da “gevezelik” olduğunu kabul ediyorum.”(Z.Ö)

Çok şükür..ben alıntılayana kadar farkına varamamış olmanıza üzüldüm..“Ama buraya aktardığım görüşlerin tartışılmaya değer olduğuna inanıyorum.”(Z.Ö)

Hangisi?Hükümet çıkarmanın cahil halk çoğunluğuna bırakılmaması mı?Cahil çoğunluğa senin doğru yönetilmen için kendini bir prof.’un ¼ ü gibi gör ve kabul et demek mi?Ali Bulaç’ın bir yazısında belirttiği bir gerçeği” bazıları referanslı bazıları da performanslı bir yere gelir” cümlesindeki ekonomik imkansızlıklar mı?

““çuvaldız” lakaplı bir konuk, bu yazının abartılı kısmını (belki eleştirel uslubun kışkırtıclığına dayanarak buraya aktarmak istemiş. Ama aktaramadığı görülüyor.”(Z.Ö)

Kışkırtmak değil çözüm üretmek gayretinde olduğunuzu düşünmüştüm..Aktaramamak konusu ise göreceli..o halde !

“ Kaldı ki mevcut durum, temel toplum haklarını ve dolayısıyla insan haklarını arama mekanizması olan bilgi edinmeyi fazlasıyla ihlal etmektedir. Eğitim düzeyine de seçme hakkını “orantılı” vermelisiniz.”(Z.Ö)
Siz bu iki cümleyi aynı yazıda nasıl ard arda kullanabildiniz? Orantılı seçme hakkı bu bilgi edinme ihlalini körüklemeyecek mi? Ahlaklı olmak ile eğitimli olmayı doğru orantılı düşünmüşsünüz! “Bu önerinin, temel insan haklarını zedeleyeceğini asla düşünmüyorum.”(Z.Ö)Buna sadece pes diyorum..“Ehliyetli insanların toplumu yönetmesi, ayrıca cahilliğin de ortadan kalkmasına,toplumun her zaman daha ehliyetli insanlar tarafından yönetilmesine, kalkınmanın ve genel yararın daha hızlı kazanılmasına katkı sağlayacaktır.”(Z.Ö) Cahile tanınmayan seçme hakkı gibi eğitim hakkının da bu ehliyet sahibi olma kriterlerini belirleyenlerce engellenmesini nasıl önlemeyi düşündünüz? Bu teoriniz, “en bilgili, en insan” mantığı üzerine temellendirilmiş. Benim için İnsan olmanın gereği “akademik bilgi”değildir.

10.Yorumunuza cevap:“ sn. çuvaldız,görüyorum ki, yazının ana amacının dışındaki ciddi olmayan kısımlarla ilgilenmişsiniz.”(Z.Ö)“Amaçla alakası olmayan ciddi kısımları sadece gevezelik olsun diye mi yazdınız! Bunu yine de ciddiye alıp, açıklama yaparak, yerinde imha etmiş bulunuyorum.”(Z.Ö) İmha edilmiş olması ile ilgilenmiyorum inanıp inanmamanız benim için daha önemli!“Ama “zamanında okurken ” bu yazıyı, oradan selamsız geçişinizin altında bir fırsatçılık mı aramalıyım? “(Z.Ö) Buna daha önceki ksıstlı zaman içinde cevap vermiştim..Aklıma ise fırsatçılık hiç gelmemişti.

15.yorumunuza cevap: “Bu nedenle, yazımın arkasındayım ve objektif niyetlerle eleştirilerden ders çıkaracağımı taahhüt ediyorum. Ancak, bu günkü özel duruma yamayarak, “şeytan taşlama” misyonuna soyunanlarla bu konuların tartışılmayacağını biliyorum. /zihni demiştim.”(Z.Ö)Hala neyin arkasında durduğunuzu cesaretle açıklayamıyorsunuz.Yazınızdan o kısmı silmiş olmanız ne değiştirdi.!“Bugün demokraside yaşanan bir takım problemlerin kaynağı cahil insanların oy kullanıp kendilerine benzer insanları(çoğunluk oldukları için 1=4 le dengeleyerek önlemek)iktidar sahibi yapmalarını ENGELLEYEREK çözebiliriz mi yazınızın arkasındaki fikir?

17.yorumunuza cevap: “CB seçimlerinde olup-bitenler pek umurumda değil. Al birini vur ötekine.”(Z.Ö) Umurunuzda olmayan bir konu için(seçilen ve seçen) neden teori ürettiniz?Al birini vur ötekine diyecek kadar umutsuzsanız teorinizi hangi sağlam mantığa dayandırdınız? ”Öz eleştiri mekanizması neden çalışmaz bu toplumda?”(Z.Ö) Özeleştiri denen şeyi genele uygulamadan önce bireysel olarak da yapmamız gerek ve merak etmeyin küçümsemek ile özü eleştirmek arasındaki farkı en az sizin kadar biliyorum ve bu halkın cehaletini onun küçümsemek ve hatta 1=4 diyecek boyuta taşımıyorum.”Verilen kararların kutsallığı nerresinde?”(Z.Ö)Demokraside kutsallık kavramına hiç inanmıyorum. Bunu sadece dinci mantıkla bir yerlere oturtabilirim! “Topluca intihara gitmenin topluca yapılan hatalardan kaynaklanabileceği neden düşünülüp tartışılamaz?”(Z.Ö)Haklısınız! “Özeleştiri” ile “KÜÇÜMSEME”yi neden karıştırma gereği duyarız?”(Z.Ö) Biri gelişme adına yapılır diğeri de engelleme yada fırsatçılık adına yapılır, karıştırılmaları pek mümkün değil yani! “Hep “dayatılanı” yutmak adeti nasıl anlayışın ürünü olabilir?”(Z.Ö) Karşıdakini ikna edilebilecek cahil olarak görme mantığının ürünü.“…… bunların cevabını arıyorum. Veridiğim cevabı beğenmeyenlerinverecekleri cevabı arıyorum.” Beğenmeyen biri olarak bunlar benim cevaplarım en az sizin kadar ifade etme hakkım var oy hakkım gibi elimden alınamaz.!! “Yattı balık yan gider demokrasi tam gider” demiyorum.(Z.Ö) Ben de..

24.yorumuza cevap:“Fikir üretmek yerine argolara sığınanlarda tartışacak bir değer göremiyorum. Bu nedenle cevap da vermiyorum, yok şöyle oldu yok böyle oldusunu… Polemiği çok iyi becermeme rağmen, fikirlerin güme gitme ihtimali ve tartışabilen arkadaşlara saygımdan dolayı, buna da tenezzül etmiyorum sabrımın son damlasına kadar.”(Z.Ö)

Siz bilirsiniz ama yorumumun hiçbir yerinde argo kullanmadım..polemik konusunda sizin kadar iddialı değilim.Fikriniz güme gitmesin diye alıntı yaptığım kişi ve bloğun size ait olduğunu belirttim ve size de bu konudan haberdar ettim. “Zihni bey özeleştiri yapıp kendinizi küçümsemeden… diye devam eden sözlerinizin değeri nedir sizce demokrasi kültürü açısından?”(Z.Ö) Çok samimi bir soruydu teorinizde kendinizi nereye koyduğunuzu bilmek istedim…demokrasi kültürü açısından karşılıklı tartışılabilirlik mümkün mü diye anlamak açısından.”“öz eleştiri”yle “kendini küçümseme” arasındaki farkı kimler kavrayabilir?Tartışmaktaki amaç hırpalama ve nefret kusmak mıdır, yoksa doğrularla yanlışları ayırmak kültürü mü?”(Z.Ö) Ben ikincisi açısından bakmış ve sizin teorinizin yanlışlığına vurgu yapmıştım.çıkış noktanıza değil!Hırpalama yada nefret asla yoktu!“Son olarak, “empati”nin iletişimdeki gücü hakkında bilgi sahibi misiniz?”(Z.Ö) Pek tabii ki bu nedenle “Çuvaldız’ı” benimsedim..“Evet arkadaşlar, çıtayı yükselteceksek, devam edelim. Yoksa zaman öldürtmeye çanak tutmayalım.”(Z.Ö) Küçümseme ile özeleştiri arasındaki farkı sormuştunuz;bu cümleniz açık bir “küçümseme” örneği.
Demokrasi farklılıkları asgari müşterekte uzlaştırma kültürüdür desek ve kültürümüzün de bireylerin salt akademik eğitimleri ile oluşmadığını göz önüne alırsak bir zamanlar Arjantin ekonomisini dibe vurdurtan olayların neden ülkemizin “çoğunluğu cahil”olan insanlarının başına gelmediğini anlamamıza yarar diye düşünüyorum.Cahillikle, sabrı ve tevazuyu karıştırmayın..


35 Bulent Murtezaoglu { 05.06.07 at 15:14 }
Cuvaldiz hanim, yok anlatamamisim (Suat bey haric). Bir daha deneyeyim:
Toplumu yonetmekle devleti yonetmeyi farkli goruyorum ben (Zihni bey gormeyebilir bilmiyorum). Ister istemez devlet gucunu kullananlarin topluma etkisi oldugunu anliyorum, ama pesinen ‘yonetiliyoruz’ hatta ‘yonetilmeliyiz ve su yonetmeli’ denmesini anlamiyorum. O yuzden tek suru tek coban modeli en azindan arzu edilen durum degil benim icin, bunun pesinen kabulu dogru degil diye zaten siz de bunu demek istememissinizdir demistim Suat beye.
Malum kaval sesini takip ettiği inancı ile sürüden sayılabilirsiniz ama bir aklın ürettiği fikri de koşulsuz kabul ettiğiniz de sınıf farkı olan başka bir sürüden olmazmısınız?
Gayet tabii. Zaten diyorum bunu ben. Bunlardan tam anlamiyla kacis mumkun mu bilmiyorum. Benim Suat beyi ‘oyle dememk istememissinizdir’ diye uyarirken aklima olan benim koyun olmadigim degildi, ikbal sahiplerine cobanlik payesi vermemizdi.

Zihni bey’in argümanı için…halkı sınıflara bölmek ve oylarını tartmak yerine seçilecek olanlarda daha fazla nitelik arasak ve bunu şartlasak!
Guclerini biraz kismak, coban yerine coban kopegi gibi gorup (guden cinsten degil kurtla ugrasan cinsten) ’su isi hallet’ tarzinda davranmak, zebella gibi tepelerine dikilip ‘dogru konus, dogru calis sonra karismam’ demek filan da mumkun. Sizin dediginiz de baska acidan makul, zaten belki secimlerde adaylardan kimin ehil olduguna bakiliyor diye dusunuyoruz teorik olarak.
Her üzerine kafa yorulan fikrin değerli olduğunu sakın iddia etmeyin.Hitler de ari ırk için kafa yormuştu!!!
Allah Allah. Bakin, bir topluluktan karar cikartmak sadece cumhurbaskani secimi veya siyasetle sinirli degil. Karar veren topluluklarin verdikleri karari ne derece anlayarak verdiklerine bakmak siyaset disinda da arastirma konusu. Cikabilecek muhtemel bir sonuc bugunku manasiz cekisme ve kutuplasmada ise yaramadi diye insanlar bunlari dusunmeyecek degil. Eger herhangi bir sekilde size itici gelen bir sonuc cikabilecek bir dusunce silsilesine ‘bu dusunulmeye’ diyecekseniz bunda serbestsiniz tabii, ama engellemeniz — isaret ettiginiz Nazi duzeni altinda yasamadigimiz icin — cok sukur ki mumkun degil. Hitlerin verdigi zararin kaynagi ojenik dusuncelerin dusunulmus olmasinda degil, bunu yaptirici gucun eline gecmis olmasinda aranmali. O da secilmisti, hatirlatayim. Arzu ederseniz isler iyice sirazesinden ciktigina gore yukarida konustugumuz ‘bizi yonet abi’ tarzina da baglayabiliriz onu.


36 zihniorer { 05.06.07 at 17:35 }
Geldiğimiz son noktayı, başlangıç kabul edersek, -ki asıl olunması yerdeyiz bana göre. Keyifle ve anlaşılır dille tartışabiliriz. Bu güzel günün birkaç saatini denizde geçirmenin dinginliğiyle, sanırım bu uzunca eleştirilere daha anlamlı cevap verebilirim.Paradigma çakışmasının olduğu yerde, farklı düşünceler ne kadar anlam kazanır bilinmez. Ancak, en azından, zaman katalizörünün gücüne terk edilecek zorluklardan umut kesilmez.
Sn. Yaman bey’in değerlendirmelerinden başlayarak, “kısadevreleri” çözmeye çalışalım.Siz farketmeseniz de iyi niyet ip uçlarını, küçük birer öz eleştiri erdemliliği sayıyorum ve, geçmişe ait şikayetler üzerinde durmuyorum.
Formel eğitimi kutsayan, cahilliği ise diplomasızlık ile eşdeğer sayan bu görüşünüze katılmadığımı daha önce de (Anadolu Erenleri ve hatta Resulullah (s.a.v) örnekleriyle) belirtmiştim. Etrafımızda bile nice insanlar vardır ki, formel eğitim ile hiç tanışmadıkları halde inanılmaz bilgeliğe sahiptirler. Öyleleri de vardır ki, ünvanların en büyüğüne sahip olmakla birlikte cahilin cahilidir.(Y:A)
Yazımın herhangi bir yerinde, sadece “diplomayı” eğitim sayan bir söz bulamazsınız. Kaldı ki, Hz. Muhammed gibi, tarihte de günümüzde de diploması olmayan, bir şekilde yolunu bulup önemli bilgilerle donanan birçok insan vardır elbette. Günümüzde canlı örnek olarak, değer verdiğim Yaşar Kemal, Belki sizin daha çok değer vereceğiniz ve Emine Şenlikoğlu…. Gibi yazarların diplomaları olmaması, onların cahil olduğu anlamına gelmeyecektir.İlk okul diplomalı bir işçinin, önemli bir buluş gerçekleştirdiğini biliyorum.
O zaman uzatmıyorum ve bu noktadan girişinizin sıfır ile çarpılmasını talep ediyorum.

meclis üyelerini, dolayısıyla hükümet üyelerini seçen “anadolu halkını” cahillikle nitelemenize gönlüm razı gelmiyor. Bekir Coşkun’un “göbeğini kaşıyanlar” diye aşağıladıkları arasında beş tane Bekir Coşku’u cebinden çıkaracaklar olduğuna/olabileceğine fena halde inanıyorum.(Y:A.)
Evet ısrar ediyorum ve itiraf edelim, Anadolu halkı cahil bırakılmıştır. Cahillik belli bir düzlemden sonra, kader haline gelebiliyor ki, o düzlem, kurtulmak için atak yapma yeteneklerini de öldürüyor. Bekir Coşkun aşağılıyor olabilir, ama ben biraz kızgınlıkla beraber sadece acıyorum.
“…Eğitim düzeyine de seçme hakkını “orantılı” vermelisiniz.”(ZÖ) ifadeniz, “teori” diye nitelediğiniz yazınızda durdukça ben “kesip attığınız tırnakların” hala size ait olduğuna inanmaya devam edeceğim.(Y.A.)

Bu düşünce, eğitime talep yaratması açısından bir düzeye konulmuş çıta olamaz mı? Evet, kesip attığım tırnağımın parmak tarafında kalan kısmıdır o. Düğüm çözme durumlarında tırnakların önemini anlamalıyız.“

…Bu önerinin, temel insan haklarını zedeleyeceğini asla düşünmüyorum.” (ZÖ)diyebilmenizi ise, bu tartışmayı artık uzatmamam gerektiğinin kanıtı olarak görmem gerektiğini düşünüyorum.Selam ve sevgilerimle.Yaman Avcı

Bu önerinin, temel insan haklarını zedeleyeceğini asla düşünmüyorum. Kaldı ki mevcut durum, temel toplum haklarını ve dolayısıyla insan haklarını arama mekanizması olan bilgi edinmeyi fazlasıyla ihlal etmektedir. Ehliyetli insanların toplumu yönetmesi, ayrıca cahilliğin de ortadan kalkmasına,toplumun her zaman daha ehliyetli insanlar tarafından yönetilmesine, kalkınmanın ve genel yararın daha hızlı kazanılmasına katkı sağlayacaktır.

Bu paragraf ilginizi çekmedi sanırım. Oysa düğümün çözüldüğü paragraftı bu.Tartışmamak iradesi kendi elinizdedir elbette. Tıpkı bir su musluğunun kapatma tutamağı gibi. Ancak, yazıdaki paragrafların ağırlık merkezlerini ıskaladığınız zaman, suyu musluktan kapatmak yerine, ağaç takoz ile tıkamya dönüşür bu son. Saygıyla kalın.


37 çuvaldız { 05.06.07 at 17:57 }
Bülent bey,Bana iki soru sordunuz;

Birincisi Niye Zihni beyin derdinin bugunle ilgili oldugunu dusunuyorsunuz? Suat bey’in alıntıladığı Bekir C.ilhamlı yazı ile Aziz Nesin ilhamlı Zihni bey’in teorisi zihniyet kardeşliği çağrışımı yaptırdı bende kısaca aşağıdaki soruyu* sormanıza sebep yok!
Ve bugün ile alakasını otomatik olarak kurmamın nedenini çok iyi algılayabilirsiniz;AKP ye oy veren yada verecek olan göbeğini kaşıyan ile cahil bulunan halkın seçme iradesinin sınırlandırılması.Bugünlerde bu sınırlamayı çok açık bir şekilde yaşadık.AKP taraftarı değilim ama verilen oylar ile iktidar olmuş bir partinin CB için gösterdiği adayı bir çeşit Bizans oyunu(Bekir L.Yıldırım) ile engelleme çabasının nedeninin bu Cumhuriyeti ve halkını korumak gayreti olduğuna inanMIyorum.
*Diğeri de”Ben mi Zihni beyle zihniyet kardesiyim? Yoksa Zihni beyin dediği ile bugun CHP’nin dedigi mi kardes?”
Seçilenler için çaban köpeği daha uygun dediğiniz için;Vekil tayin ettiğiniz kişiye bir görevi ifa etmesi için bir makam tahsis edersiniz ve o makamın olanaklarını halkın menfaati doğrultusunda kullanma salahiyetiyle beraber.Olası bilinçli yada bilinçsiz suiistimali önlemek için de caydırıcı kanuni yaptırımları kullanırsınız.Bu kanunları ve görev tanımını, karar veren topluluk sayılan halkın, cahil kesimi yapmıyor (anayasamızın altında pek çok prof.un imzası var)Bugünkü anayasayı hazırlayanların en kuvvetli iddiaları “amacımız 100-150 kez oylanacak kadar çıkmaza düşülüp kaos yaratılmasın diye kolaylaştırıcı olarak hazırladık” olmasına rağmen bugün olanların sorumluluğunu kimde arayacağız?Düşünülmesin zinhar dediğim bir şey yok!Bilakis ortada olması doğruluğunu yada yanlışlığını tartışmak açısından faydalı AMA bence el insaf, insanca yaşamak için ehven-i şer kabul edilen demokrasinin olduğu yada olmadığı söylenen nimetlerinden yararlanarak bu tür sınıf ayrımcılığının zeminini sağlamlaştıracak fikirlere sahip zihniyeti anlama çabamı da es geçmeyin lütfen .. ben de bunu düşünüp karşı çıkabilmeli ve hatta bence bir başka örnekle de eşleştirebilmeliyim öyle değil mi? (Hitler)Güç amacı dışında beslenip yok edici olarak da kullanılabilir bu zihniyeti ne durdurabilir ki?Gücü besleyen kaynaklar!Cahil halkın elinde sesini duyurabileceği oy hakkını aldığınızda ona sadece başvurabileceği kaba kuvvetini bırakırsınız.Size bağıran sesin sahibine neden bağırıyorsun demeden önce onun fısıldadığını duymak gerekir.Çok şükür ki mümkün değil dediğiniz şu anda Hitler düzeninde olmamamızın sebebi nedir sizce?Ben yönetilmeye ihtiyaç duymuyorum,ihtiyaç duyduğum şey sahip olduğum sosyal hayat imkanlarımı kanunların bana izin verdiği ölçüde kullanabilmek.Yönetilip, düzeni korunacak olan, devlet işleri ki halka hizmet edebilsin.
Yazı içinde kopukluklar olabilir bugün çalışıyorum ve her pc başına geçtiğimde kaldığım yerden devam etmeye çalıştım..Umarım ne düşündüğümü çok anlaşılır olmasa da ifade edebilmişimdir.


38 çuvaldız { 05.06.07 at 18:27 }
36 nolu yoruma istinaden;“…Eğitim düzeyine de seçme hakkını “orantılı” vermelisiniz.”(ZÖ) Bu düşünce, eğitime talep yaratması açısından bir düzeye konulmuş çıta olamaz mı?
Seçtiği kendine dönmeyecek ise,1/4 varlığı ile adam yerine zaten konulmuyorsa neden kendini adam yerine koymayanlara benzemek için eğitim talep etsin ki? İntikam mı yoksa bir zamanlar kendisinin de öyle olduğunu bildiği benzerlerine hizmet aşkı mı bu çıtayı yükseltme gayretini tetikleyecek?
“Bu önerinin, temel insan haklarını zedeleyeceğini asla düşünmüyorum. Kaldı ki mevcut durum, temel toplum haklarını ve dolayısıyla insan haklarını arama mekanizması olan bilgi edinmeyi fazlasıyla ihlal etmektedir.”(Z.Ö)
Mevcut siyasi durum en azından evet,zorlaştırıyor ama yolları daha en başından küçümseyerek kapatmıyor (ihlal etmiyor).
“Ehliyetli insanların toplumu yönetmesi, ayrıca cahilliğin de ortadan kalkmasına,toplumun her zaman daha ehliyetli insanlar tarafından yönetilmesine, kalkınmanın ve genel yararın daha hızlı kazanılmasına katkı sağlayacaktır.”(Z.Ö) Mevcut eğitim sistemimizin ürünü insanların bunu yapması mümkün değil sanırım, ne de olsa onlar da bu şikayet edilen toplumun ürünleri !Eğitimi mükemmel seviyede olan başka ülkelerden ithal yöneticiler mi getirtsek..en azından biz heveslenip kendimizi yönetecek(!) eğitim seviyesine gelene kadar,ne dersiniz? Bu da sizinki gibi bir teori tabii..!
Çalışan bir insanın dingin olmayan ruh hali ile yazdım,açıkça şimdi sizin yerinizde olmayı istedim..neyse bu bana doping olur çıtamı yükseltebilirim.


39 zihniorer { 05.06.07 at 18:40 }
Sn. çuvaldız Hanım,
Zihni bey sadece size hitaben,Evet sadece ben alıyorum bu hitabı
Bekir Coşkun ile “zihniyet kardeşi” ilan ediyorsunuz beni. O Kemalist, bendeniz “özgürlükçü (demokratik) sosyalist” olaki rezonansa gelinebilecek noktalar olabilir. Sizinle de olabilir “zihniyet kardeşliği” belirli konularda. Bunu rastlantı sayın lütfen. Ama, ana amaçlarımızın farklı olduğunu da kabul edebilirsiniz. O CHP’nin iktidar yolunu açmayı amaçlamış olabilir, bendeniz ise, AYDIN BİREYLERDEN OLUŞAN, AYDIN BİR TOPLUM amaçlıyorum.
Bu yazımın OY VERME noktasında odaklanmış olması, bir yerden başlanması gerektiği düşüncesinden doğmuştur.Montaigne’ye sormuşlar, “hocam, erkekler neden kadınların ellerini öperler? Eee. Bir yerlerden başlamak gerekir” demiş.Bu toplumu aydınlanmaya götürecek başka itici yollar da bulunabilir elbette. Ama ben buradan başladım.

Buraya aktarmadığım kısımların oldukça abartılı ve biraz da “gevezelik” olduğunu kabul ediyorum.”(Z.Ö) Çok şükür..ben alıntılayana kadar farkına varamamış olmanıza üzüldüm..(ç.z.)
Bakın, ben de üzüldüğünüze üzüldüm şimdi.Bir ağaçtaki çürük meyveyi düşürebilmek için biraz daha kıvamında sallamak gerekirmiş. Siz biraz sert salladınız galiba? Olgunlarını da düşürdünüz. Çürükler yerde kalsın, olgunlarını geri toplamama izin verin lütfen
. ““çuvaldız” lakaplı bir konuk, bu yazının abartılı kısmını (belki eleştirel uslubun kışkırtıclığına dayanarak buraya aktarmak istemiş. Ama aktaramadığı görülüyor.”(Z.Ö)Kışkırtmak değil çözüm üretmek gayretinde olduğunuzu düşünmüştüm..Aktaramamak konusu ise göreceli..o halde !(ç.z.) O haldesi şudur:Bardağın sadece boş tarafını görmeniz. Aktaramamanızdan dolayı suçlamış değilim.
Kaldı ki mevcut durum, temel toplum haklarını ve dolayısıyla insan haklarını arama mekanizması olan bilgi edinmeyi fazlasıyla ihlal etmektedir.(ç.z.) Eğitim düzeyine de seçme hakkını “orantılı” vermelisiniz.”(Z.Ö) Siz bu iki cümleyi aynı yazıda nasıl ard arda kullanabildiniz?

Orantılı seçme hakkı bu bilgi edinme ihlalini körüklemeyecek mi?Ahlaklı olmak ile eğitimli olmayı doğru orantılı düşünmüşsünüz!(ç.z.)

O cümleleri siz ard arda koydunuz ben değil. Bunu neden yaptınız şimdi? Tuzak mı kuruyorsunuz bana:) bu tuzağa da düşüremezsiniz.Cümlelerin sıralaması ilk ana yazıda şöyleydi: Ehliyet eğitimini almamış bir insana nasıl araba kullanma yetki ve hakkını vermiyorsanız, Eğitim düzeyine de seçme hakkını “orantılı” vermelisiniz
İkinci cümle sıralaması:birincinin devamı olarak aradaki cümlelere dikkat:Çünkü, biri bilgisizlikten dolayı kendi canı ve birkaç canı yok etme riski taşıdığı halde,ikincisi, bir neslin geleceğini yok etme riski taşımaktadır.

Bu önerinin, temel insan haklarını zedeleyeceğini asla düşünmüyorum. Kaldı ki mevcut durum, temel toplum haklarını ve dolayısıyla insan haklarını arama mekanizması olan bilgi edinmeyi fazlasıyla ihlal etmektedir.
Cahile tanınmayan seçme hakkı gibi eğitim hakkının da bu ehliyet sahibi olma kriterlerini belirleyenlerce engellenmesini nasıl önlemeyi düşündünüz?(ç.z.)


Talep kışkırtması yapıyorum burada. Bu da mı zor? Jeneratörün iç yapısından bir örnek vereyim size, daha kolay anlaşılsın diye.Jeneratör, (kısaca) elektrik üreten bir makinedir. Bu makinenin sargısına 10 voltluk bir uyartım akımı verdiğiniz zaman, 220 volt üretilmesine katkı yaparsınız. Bu 10 voltluk enerji, makinenin talebidir. 220 volt ise arz. Cahil bırakılan halkın 10 voltluk talebi karşılatması olasıdır. Ama, sizin de kaygınız olan 220 voltu o elit kesim yedirmiyor. Siz 10 voltu alırsanız, 220 yi yaratırsınız.
Yoruldum, buradan ötesi zaten daha öncekilerin tekrarı olacaktır.Sağlıklı kalın.


40 Bulent Murtezaoglu { 05.06.07 at 18:49 }
Cuvaldiz hanim, anladim dediginizi galiba, fazla elleyecegim birsey yok, tesekkur ederim.
Simdi baska hinzirlik yapayim:
Eğitimi mükemmel seviyede olan başka ülkelerden ithal yöneticiler mi getirtsek..en azından biz heveslenip kendimizi yönetecek(!) eğitim seviyesine gelene kadar,ne dersiniz? Bu da sizinki gibi bir teori tabii..!(ç.z.)
80,000 sayfa oldugu soylenen AB muktesebatina uyum bu dediginizin kimseyi ithal etmeden yapilmasi degil midir? Ayni sekilde bize nutuk atilirken IMF’in icazeti ve yonlendirmesiyle is yapilmasi ne demektir? Bunu AKP yapmiyor sadece elbette (baskasi olsa da cok farkli olmazdi), bu yapilanlarin hepsi kotudur de demek istemiyorum, ama ima ettiginiz sey olmuyor degil ki zaten? Icinde bulundugumuz guc dengesi ve yapi zaten itiraz ettiginiz seyin olmasini dayatiyor buyuk olcude.
Surada ayriliyoruz belki: cok kuvvetli bir merkezi devletin varligi ve bir sekilde idarecilerinin secilmis olmasi o gucu halkin kullaniyor oldugunu gostermiyor. Daha dogrusu gostermesi gerekmiyor. Bugunku cekismeden bagimsiz olarak bakarsaniz, — baska yer bilmedigim icin ornek diye kullaniyorum — ABD’nin de farkli olmadigini; guc odaginin teslim edildigi kisilerin secilmis olmalarinin — belki Zihni beyin de tepki gosterdigi sekilde/sebepten — hicbir seyin garantisi olmayip,

surada (http://muzminanonim.blogspot.com/2007/05/srf-oyunun-ad-demokrasi-olduu-iin-mi.html#comment-3541013536754148516)
orneklendirdigim sekilde gayet guzel gercekle ve ihtiyaclariyla alakasiz sekilde yonlendirilebildiklerini goreceksiniz (malesef tercume etme imkanim yok su anda).

22.4.07

Köy enstitüleri

Not: Arşivime bir kaç yıl önce aldığım bu yazının yazarını ve kaynağı kaybettim. Yazarından özür dileyerek, belge ve bilgi kaynağı olarak yayınlıyorum.

Türkiye'de Bağımsızlık Savaşı, geride kaynakları yok olmuş bir ülke, savaşta insan gücünün büyük bir bölümünü yitirmiş, yorgun ve yoksul bir ulus bırakmıştı. Köy Enstitülerinin kuruluşundan hemen önce ülkemizde henüz yarı feodal yapı bozulmamış ana servet ve güç kaynağının toprak olduğu sezinlenememişti. Toprak dağılımı köylüden ve verimden yana değildi. Köylülerin çoğu yarı ortakçıydı. İlkel tarım araçları kullanılmaktaydı. Ayrıca kredi, pazarlama ve kooperatifleşme yoktu. Genel nüfusun %75'i köylüydü ve köylüler parasal güçlükler çekmekteydiler. 1936'da köylerimiz ekonomik ve kültürel bakımlardan kendi içine kapalıydı ve büyük toplumla olan ilişkileri zayıftı. Taşıt ve haberleşmenin olmaması köyler arası işbirliğini engellemekteydi. Bu durum teknik, ticaret ve tarım işlerinde uzmanlaşmayı da engellemekteydi. Bir kısım toprak ağaları ve güçlü kişiler yeni araçlardan ve devlet kredisinden yararlanıyor; pek çok devlet toprağını da ele geçirince tapuluyorlardı. Osmanlıdan kalma bozuk toprak düzeni yüzünden köylülerin çoğu topraksız ve işsizdi.

1935–1936 yıllarında tüm halkın %20,4'ü köy halkının ise %15,5'i okur-yazardı. Şehir ve kasaba çocuklarının %75'i okula gitmekteydi. Köy çocuklarında ise bu oran %25'e düşmekteydi. Ayrıca köy çocuklarının çoğu da 3 yıllık okullara gidiyorlardı. 40,000 köyden 35,227'si okulsuzdu. Ülkedeki toplam resmi ilkokul sayısı 6112 idi. Yılda ortalama 800 öğretmen ödeneklerin yetersizliği, zor koşullar gibi nedenlerle görevden ayrılırken; yılda yalnızca 650–700 öğretmen adayına diploma veriliyordu. Bu yüzden öğretmen sayısı giderek azalmaktaydı.

Bir yandan ülkeyi en baştan inşa edecek diğer yandan yeni bir yaşam biçimi olan Cumhuriyeti yaşatacak ve geliştirecek yeni kuşaklara ihtiyaç vardı. Nüfusun büyük çoğunluğunu köylü oluşturmaktaydı. Dolayısıyla bu yeni kuşakların kaynağı köylü olacak, köylüyü canlandıracak araç eğitim ve eğitimin yeri ise okul değil yeni işlevler eklenmiş yeni bir sistem olmalıydı. Fakat yeni bir sistemin geçerliliğini koruyabilmesi için önceki sistemin kaldırılması gerekmekteydi. Bu yüzden belli başlı atılımlar yapıldı. Egemenliğin ulusa geçmesi gerekliydi; Cumhuriyet kuruldu. Din konusunda bile Meclis'in ötesinde bir güç olmamalıydı; halifelik kaldırıldı. Dini ve temel eğitimi temel alan iki sistem birleştirildi. Arap alfabesi kaldırıldı.

Durumun incelenmesi ve çözüm yolları bulunması için Amerikalı pedagog John Dewey ülkemize getirildi. Köy okullarına, Türk hayatının temeli olan çiftçilerin gereksinimlerini karşılayacak okullara, öğretmen yetiştirecek tipte öğretmen okullarına ihtiyaç vardır diyen John Dewey'in tespitleri üzerine 1926'da Kayseri'de ve 1927'de Denizli'de olmak üzere iki tane 3 yıllık Köy Öğretmen Okulu açıldı. Bu okullar 1932–1933 yıllarında, Öğrencilerinin şehir ve kasabalardan alınması, köye göre yetiştirilmemeleri gibi nedenlerle beklenen başarının sağlanamadığı gerekçesiyle kapatıldı.

1935 yılında İsmail Hakkı Tonguç'un İlköğretim Genel Müdürlüğü'ne getirilmesiyle köy enstitüleri adına ilk atılımlar yapıldı. İsmail Hakkı Tonguç 1946 yılına kadar, yani müdürlükten ayrılana kadar Köy Enstitüsü Sistemi'nin kurulmasında ve ilköğretimdeki gelişmelerde baş sorumluydu. Eğitim götürülmesi gereken 4000 köy vardı ve her köye okul yapılması projenin en az 80 yılda gerçekleşmesine sebep olacağı için yeni bir sisteme ihtiyaç vardı.

Yeni arayışlar ve denemeler yapıldı. Nüfusu az olan köylere kısa sürede yetiştirilmiş elemanlar gönderilmesinde karar kılındı. Askerliğini çavuş ya da onbaşı olarak yapmış bir grup alındı ve altı ay kurs verildikten sonra deneme amaçlı olarak köylere gönderildi. Bu denemeden verim alınınca eğitmen yetiştirme çoğaldı. Ardından 1937 yılında iki köy öğretmen okulu açıldı. Kaydolan köy çocuklarına genel kültür dersleri dahil tarım ve sanat dersleri verildi. Uygulamadan memnun kalınca eğitmenlerin artırılmasına karar verildi.

1938 yılı sonlarında Milli Eğitim Bakanlığı'na Hasan Ali Yücel atandı. Kendisinin çalışmalarıyla önce 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu sonra da 4274 sayılı Köy Enstitüleri ve Köy Okulları Teşkilat Kanunu çıkarıldı. Bu kanunlara göre; Eğitime yeni işlevler yükleniyordu, Köy Enstitüleri kuruluyordu, Köy Eğitim Sistemi getiriliyordu ve eğitim yönetimi yeniden biçimlendiriliyordu. Köy Enstitüsü Sistemi'ni oluşturan bu dört öğeyi incelemek gerekirse;

Eğitime Yüklenen Yeni İşlevler

Köy Enstitüsü Sistemi ile eğitime, eğitsel, ekonomik, toplumsal ve siyasal olmak üzere dört işlev üstlendi.

Köy Eğitim Sistemi

Eğitime yüklenen işlevlerin gerçekleşebilmesi için köye yönelik bir eğitim sistemi oluşturulmalıydı çünkü kent eğitim sistemi köylere ulaşamamıştı.

Yeni eğitim sistemi üç bölümden oluşuyordu; öğrenim çağı çocukları için zorunlu okullar, yetişkinler için zorunlu okullar ve köye eleman yetiştiren kurs ve enstitüler.

Köy Enstitüleri, Köy Eğitim Sistemi'nin ortaöğretim kısmı idi. Amaç ise sadece öğretmen yetiştirmek değil aynı zamanda köyün ihtiyacı olan usta insan gücünü de yetiştirmekti. Köy Enstitüleri kuruluşundan üç yıl sonra sağlıkçı da yetiştirmeye başladı. 1946 yılına kadar yirmi yerde köy enstitüsü açıldı ve daha sonra yirmibire çıktı. Bu enstitülerde öğrencilerin bütün ihtiyaçları enstitü tarafından karşılanıyordu. Böylece fakir ama zeki köy çocuklarına eğitim imkanı sunuluyordu.

Köy Eğitim Sistemi'nin iki genel amacı vardı. İlki yıkılan ülkenin kurulması ve kalkındırılması ikincisi ise Türkiye Devrimi'nin ürünü olan Cumhuriyet'in korunması, yaşatılması ve geliştirilmesiydi.

Köy Eğitim Sistemi'nin belkemiği Köy Enstitüsü idi. Bu yüzden kurulmak istenen sisteme Köy Enstitüsü denilmişti. Burada eğitilenler, üretim güçlerini ve Cumhuriyet'e olan inançlarını hem köye hem de sistemin üst basamaklarına taşıyacaklardı. Köy Enstitüsünün amacı, Köy Eğitim Sistemi için orta kademe insan gücünü yetiştirmek ve iyi olanlarını Yüksek Köy Enstitülerine hazırlamaktı.

Köy Enstitüleri, bölgenin tarımsal, toplumsal, geçimsel, sanatsal, kültürel ve sağlıksal durumunu araştırıp öğretim programını bu araştırmalara göre düzenlemiştir.

Köy Enstitüleri'nin eğitim programları diğer öğretim programlarına uymuyordu. Genel kültür ve meslek dersleri dışında ayrıca köyün kalkınmasına faydası olacak bilgiler ve beceriler veriliyordu. Eğitim programının yapılmasında uyulan ilkeler şunlardı:

  • Eğitim, öğrenciye öğrenmeyi ve araştırmayı öğretmelidir.
  • Üretim için eğitim yapılmalıdır.
  • Eğitim öğrenci merkezli olmalıdır.
  • Eğitim sürekli olmalıdır.
  • Her tür etkinlik, köyü kalkındırma amacına hizmet etmelidir.
  • Enstitü eğitimi laik olmalıdır.
  • Eğitim demokratik olmalıdır ve öğrencilere demokrasiyi yaşatmalıdır.
  • Enstitüye giren her öğrenci başarılı olmalıdır.

Enstitülerde verilen dersler üç ana grupta toplanmaktaydı. Bunlar:

Genel Bilgi Dersleri

Türkçe, tarih, matematik, coğrafya, yurttaşlık, fizik, kimya, kooperatif, resim, müzik, sağlık bilgisi, beden eğitimi ve ulusal oyunlar, askerlik, yazı, yabancı dil, öğretmenlik bilgisi, ev idaresi ve çocuk bakımı.

Ziraat Ders ve Çalışmaları

Tarla ziraatı, bahçe ziraatı, zoo tekniği, arıcılık, ipekböcekçiliği, sanayi bitkileri ziraatı, kümes hayvancılığı, balıkçılık ve su mahsulleri.

Teknik Ders Çalışmaları

Demircilik, dülgerlik-marangozluk, yapıcılık, fotoculuk, pratik bilgiler, biçki-dikiş, çocuk bakımı, halıcılık-dokumacılık, örgü, nakış-çamaşır, ev idaresi.

Köy Enstitüleri'nin, çok kısa ömrü olmasına karşın ülkeye eğitsel, ekonomik ve toplumsal alanda çok büyük katkıları olmuştur. Köy Enstitüleri, eğitsel alanda bakılacak olursa ülkenin gelişmesine etkisi olan çok sayıda mezun vermiştir. Ekonomik alanda ise, köylü o zamanın en son teknolojisiyle tanışmış ve eski tarım şekli tarihe karışmıştır. Köy Enstitüleri'nde yetişmiş ve bu ortamda bulunmuş olan elemanlar gittikleri yerlerde aynı demokrasi ortamını yaratmak için çaba göstermişlerdir. Bu bağlamda Köy Enstitüleri'nin toplumsal etkisi de çok büyüktür.

Köy Enstitü Sistemi Türkiye Devrimi'nin bir parçasıydı ve her devrime karşı olanlar olduğu gibi bu sisteme de karşı olanlar vardı. Köy Enstitüleri'nin kapatılış nedenleri dört başlık altında toplanabilir:

  1. Siyasal Nedenler: Köy Enstitüleri'nin kurulması için çıkartılan kanunun kaldırılması için mücadele eden birçok insan vardı. Köy Enstitüsü Kanunu oylamasına 151 milletvekili katılmamıştır. Milletvekillerinin bu şekilde davranmalarına sebep aydınlanan halkın bir gün yönetime ortak olmak istemesi ve kendilerine zarar vermesi ihtimali olabilir.
  2. Toplumsal Nedenler: Yeni okulun ve öğretmenin köye gelmesi, köyde belli başlı insanların çıkarlarını etkileyebileceği için Köy Enstitüleri'ni istemeyenler vardı.
  3. Ekonomik Nedenler: Aynı anda dört beş köye sahip köy ağaları vardı ve köylüler ağaların malı konumundaydılar. Köylünün aydınlanması ağaların çıkarlarını zedeleyebilirdi.
  4. Eğitsel Nedenler: Geleneksel eğitim sisteminden ödün vermek istemeyen, eski sisteme bağlı kalmayı isteyen belli bir kesim vardı ve bu kesim Köy Enstitüleri'nin kapatılması için çaba gösteriyorlardı.

Ayrıca, savaş yılları olması nedeniyle eğitime gerekli ödeneğin devlet bütçesinde ayrılamaması, fiziksel koşulların yetersizliği ve Köy Enstitüleri'nde çalışacak gönüllü ve inançlı insanların az olması da Köy Enstitüleri'nin kapatılmasında büyük rol oynayan etkenlerdir.

Siyasi iktidar 1946 yılı seçimi sonrası, bu belli başlı sorunları çözmek için Köy Enstitüsü Sistemi'nin özünü değiştirmeye karar vermiştir. 1947 yılında ise bu değişiklikler sonucu sistem son bulmuştur.

Mehmet Başaran, Talip Apaydın, Fakir Baykurt ve Mahmut Makal gibi pek çok yazar ve aydın köy enstitüsü mezunudur.

KÖY ENSTİTÜLERİ'nin başardıklarını şöyle özetleyebiliriz:

  • Yüzyıllardır biriken feodal toplumun üretim ve yaşam biçimini ortadan kaldırmaya başlamıştır.
  • Bilimsel ve felsefi anlamda laik eğitim başlamıştır.
  • Feodal toprak rejiminin değişimi toprak ağalarının kendilerinin ortadan kaldırılma tehdidinin hissetmelerine neden olmuştur.
  • Sanayi için eğitilmiş, nitelikli iş gücü oluşmaya başlamıştır
  • Sanat, edebiyat, bilim teknoloji de olumlu beklentiler oluşmuştur.
  • Atatürk'ün özlediği demokratik toplum ve kültür için kurumsal alt yapı oluşmaya başlamıştır.
  • Ataerkil toplumdan çekirdek aile toplumuna dönüş belirtilerini vermeye başlamıştır.
  • Ezberci değil, analitik düşünen- sorgulayan birey yetiştiren demokratik ve üretici eğitim başlamıştır.

Bu bağlamda yukarıda yer alan özellikler statükoyu rahatsız etmeye başlamıştır. Köy Enstitülerini kuranlar da yıkanlar da statükolarını korumak ve güçlendirmek için hareket etmişlerdir. Bu emellerini gizlemek için de "Köy Enstitü"lerinin üzerinden politika yapmışlardır.

Görüldüğü gibi, demokratik kültürden, bilim ve bilimsel düşünceden yana olmayan her birey ve kurum Köy Enstitülerinin ortadan kaldırılmasında birinci derecede sorumluluk sahibidir.

23.3.07

ENERJİ POLİTİKASI

’’Türkiye enerji potansiyelini iyi kullanamıyor
(A.A./ ANKARA, 23 Haziran 2003)

Toplam 1,1 milyar ton taşkömürü, 8,4 milyar ton linyit, 380 bin ton toryum rezervi, 200'ü rüzgar, 125'i hidrolik, 31,2'si güneş, 23,8'i jeotermal olmak üzere toplam 380 milyar kilovat saat (kwh) temiz elektrik enerjisi potansiyeli olan Türkiye, kaynaklarını iyi kullanamıyor. Türkiye, 2001 yılında hidrolik potansiyelinin yüzde 19,2'sini, güneş potansiyelinin binde 8,2'sini, jeotermal enerjisinin binde 3,8'ini, tahmini rüzgar potansiyelinin binde 0,3'ünü kullanabildi. Türkiye, petrol ve doğalgaz dışındaki birincil enerji kaynakları kendi tüketimini fazlasıyla karşılayabilecek düzeyde bulunuyor. Geçen yıl yüksek fiyatla satın aldığı 17 milyar metreküp doğalgazın 11 milyar metreküpünü elektrik üretiminde kullanılan Türkiye, sadece 125 milyar kwh hidroelektrik potansiyelini kullanabilse, 2001 yılındaki elektrik tüketiminin yüzde 98,5'ini karşılayabilecekti. Oysa Türkiye, 2001 yılında ortalama 42,5 milyar kwh elektrik üretimi yapılabilen hidrolik kurulu gücünün bile yüzde 42,8'ini (18 milyar kwh'lik elektrik) kullanmadı. Ham petrol tüketimi 2001 yılında 29,7 milyon ton olan Türkiye'nin güneş enerjisi potansiyeli bundan fazla. Türkiye'nin 8,8 milyon ton petrol eşdeğeri (TEP) elektrik (31,2 milyar kwh elektrik üretilebiliyor), 26,4 milyon TEP ısı üretecek güneş enerjisi potansiyeli var. Türkiye, 2001 yılında tükettiği 11 milyon 39 bin ton taşkömürünün beşte birini (2 milyon 357 bin ton) kendisi üretti ama rezervlerine bakıldığında üretimi 5 katına (100 yıllık rezerv hesabıyla) çıkarabilecek, tüketimini tamamen yerli kaynağından karşılayabilecek durumda. Linyitte tüketiminin yüzde 97,8'ini karşılayabilen Türkiye'nin, yine üretimini üçte bir oranında artırma (100 yıllık rezerv hesabıyla) imkanı bulunuyor.
Toplam 140 jeotermal sahasıyla, büyük bir jeotermal potansiyeline sahip olan Türkiye,konutların yaklaşık üçte biri olan 5 milyon konutu ısıtabilecek (31 bin 100 megavat) ısı, 23,8 milyar kwh elektrik üretebilecek elektrik potansiyele sahip durumda. Fakat, Türkiye, 2001 yılında, termal potansiyelinin yüzde 2, jeotermal elektrik enerjisi potansiyelinin ise sadece binde 3,8'ini (90 milyon kwh) kullanabildi.

5.3.07

ATATÜRK’ÜN EKONOMİK POLİTİKASINDAKİ SANCILAR

Atatürk'ün ekonomik hamleleri, feodal mirasın ve pasif, mistik yapılı halkın kapasitesine uymadığından, bir avuç aydın burjuva sınıfının büyük çabalarıyla ancak ayakta kalmaya çalışmıştır.
Atatürkçülüğün "Halkçılık" ilkesi sınıfsız toplum argümanına göre tanımlanmışsa da, Anadolu’da aşiret reisleriyle din baronlarının egemenliğine dokunulmadığından, bu tanım da havada kalmıştır.

Devlet eliyle özel teşebbüsün kurulması ve beslenmesi, kapitalizmin doğasıyla da uyum sağlayamadığından, bir yığın devlet teşvikine rağmen, başarısız olunmuştur.

Devrimin ve bütün politikaların dar bir çerçevede sürdürülmesinin nedeni, geniş halk kesiminin (köylülerin) Osmanlı geleneklerinden gelen ağa-derviş kıskacındaki depolitizasyonluk durumu idi.

Ticaret yasalarını aldığımız İtalya, Almanya, hatta Şili gibi ülkelerde, burjuvalşama süreci, feodal toplumun evrimleşmesiyle, halkların en geniş kesiminin katkısı sağlanmış, kurumlarına ve denetim mekanizmalarına, doğal süreç içerisinde örgütlenmelerini sağlama fırsatı sunmuştur.
Kemalist yöneticiler, Batı ülkelerine benzer bir burjuva sektör ekibi oluşturma yoluna gitse de, mevcut kitle kültürünün baygınlığına yenik düştüğü durumlar olmuştur. Bu durumlar, devrim liderinin hanesine yazılan eksiler olacaktır.
Sosyalist kadroların (şiddetle) dışlanmasıyla iyice daralan Kemalist çember, İzmir İktisat Kongresinde daha çok, mevcut yapıdaki özel sektörün mevzilenmesine hız katmıştır.

1927-33 yılları arasında, SSCB'nin TC’ye verdiği, 20 yıl vadeli faizsiz ve bedeli ihracat ile ödenecek olan kredi kalkınma dinamizminde önemli bir paya sahiptir.
Bu krediyle, 1. beş yıllık kalkınma planı devreye sokularak, çeşitli sanayi kuruluşlarına yatırım yapılmış, bu dönemde oldukça başarı kazanılmıştır.
O yıllarda Sovyetler Birliği'nin ekonomik kalkınmasında çok başarılı olmanın nedeni de, planlı kalkınma programına bağlanmaktadır.

Bu yıllarda Sanayi ve maadin Bankasının yerine Sümerbank geçerek, planlı kalkınma sürdürülmüş.
Bu sıralarda en büyük ekonomik değerin tarım sektörü olmasına rağmen, ulaşım sorunları yüzünden dışa ve iç pazara rahat açılamadığı görülmüştür.
Demir yollarının geliştirilmesine ilgi buradan başlamıştır.
**********
Daha sonraki yıllarda Köy Enstitülerinin kurulması, zamanında yapılan hataların telafisi anlamına gelse de, yitirilen yılları geri getirememiştir.

Atatürk’ün çok partili demokratik sistem özlemiyle, farklı görüşlerin siyasi parti kumasına fırsat vermesi, zorlama demokrasinin örneklerini sergiliyordu. Öyle ki, bu fırsatları ilk değerlendiren (bu gücü kendinde gören) Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF) ile daha sonra onun yerini alan Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF), Osmanlı gelenekçiliği ve kompradorluğunun çıkarlarını temsil etmekteydiler. Bu yüzden, Kemalizm ile üstü örtülü çatışma içine girerek, Karma ekonomik modelin özel teşebbüs-liberal yanını temsil etmeleri, günümüze kadar süregelen “burjuva –kapitalistleşme” tercihindeki fiyaskonun çekirdeği olsa gerek.
Elin gavuru dediğimiz ülkelerin yaklaşık 30 yıllık kalkınma sürelerinin yanında, bizim 80 yıllık çırpınışımızın altındaki çürük yapı da bu olsa gerek.
Kalkınmak için 30 yıl kullananlarla, 80 yıl kullananlar arasındaki Farkın acısı bile düşündürmeye yetmiyor çoğumuzu.

Batınınki bir süreç, bizimkisi ise bir devrimdi.
Devrimler sürecin doğal seyrini değil, daha çok gerçekliği (ihtiyaçların aciliyetini) izler.
Batı bu aciliyeti 1789 da kavramıştı. Sovyetler 1917 de…
Bu nedenle, Atatürk hazır devrimi gerçekleştirmişken, öncelikle ağalık şeyhlik mevzilerini çökertseydi. Anadolu köylüsünün dikkatini böylece modern yaşam kültürüne yöneltseydi....
Karabük demir-çelik fabrikasında çalışacak adamı jandarma zoruyla getirmek zorunda kalmayacaktı.
Ve acemi kapitalistlerin elinde güme giden sermayenin o yıllar için hayat iksiri olduğu bilinmeliydi.
Ama olmadı, olamazdı. Yukarıdaki nedenler, tek liderin aşabileceği cinsten engeller değildi…..
Zihni Örer

kısmen yararlanılan kaynak: AtatürkDevrimiSosyolojisi
Kısa film YouTube: ATATÜRK

27.1.07

TÜRBAN VE SİYASET

Tempo: makalenin aslı
• Türban, kadını kısıtlayan bir unsur mu, yoksa kadına özgürlük mü sağlar?
• Birtakım çevrelerin 'Müslüman kadının' dışarı çıkmasından dolayı mutsuzluk yaşadığı, bu nedenle kadının evine geri dönmesi tezi, kadını sosyal yaşamdan çekmek için bir tür ayak oyunu olabilir mi?
• Türbanlı kadını sosyal yaşamın içinde görmek istemeyenler, türbana karşı olanlar mı, yoksa gerçekte türbanı savunan İslami çevreler mi?
• Türbanlı kadınlar dinin ve çevrelerinin onlara biçtiği rolü mü benimsiyor yoksa gerçekten bunu isteyerek mi yapıyor?
• Kadınların yaşadığı sorunları 'türbanlı kadınların sorunları', 'çalışan kadınların sorunları', 'modern kadının sorunları' diye ayırmak doğru mudur, yoksa türbanlısı da, türbansızı da aynı sorunları mı yaşıyor?
• Türbanı hem kadının hem de ülkenin gündeminden çıkarmanın bir yolu var mı?

Başörtüsü
1
Kadının özgürleşmesi, kadının üretici olmasına ve her türlü baskıdan uzak olarak sosyal yaşamda yer almasına koşut bir gelişim göstermiştir. Din kurallarının hukuk kurallarının temelini oluşturduğu teokratik yapılı İslam devletlerinde, başörtüsü, erkeğe bağımlı olan kadının sosyal yaşama katılabilmesinin önkoşuludur. Ülkemizde türban sorunu kadın özgürlüğü boyutuna taşınmış ve başı örtülü kadınların toplumsal yaşamın dışına itildiği söylemi insan hakları ile temellendirilmeye çalışılmıştır. Oysa ki toplum içinde bölünmeye neden olan bu hareket, insan haklarına dayandırılamaz. Zira özgürlükçü düşünce her türlü dogmadan uzak durmayı gerektirir. Dogmatik din kuralları laik devlette yerini özgür düşünce ortamı sağlayan beşeri kaynaklı hukuk kurallarına bırakmıştır.
2
Eski toplumlarda kadının yerinin aile içinde olduğu kabul edilerek, kocasının ya da babasının velayeti altında tutulan kadın için ayrı bir dünya yaratılmıştır. Bu dönemlerde kadın, erkeğe bağlı konumuyla, hukuk kurallarına eş ve ana olarak, iffetinin korunması amacıyla konu olmuştur. Modern toplumlar, feminist hareketin de katkısı ile üretimde önemli rol oynayan kadını özel alandan çıkarıp kamusal alana taşımıştır. Modern toplumlarda 'eşit birey' olarak görülen kadın, güçlerini dinden alan geleneksel güçlerce hâlâ 'eş ve ana' rolü içinde değerlendirilmektedir. Bu da kadını tekrar ev içinde görme düşüncesini canlandırmaktadır.
3
Dinsel örtünme ile ilgili talepler, dinsel zeminde ortaya konarak, din ve vicdan özgürlüğü ve temel haklar gibi kavramlara dayandırılmaktadır. Oysa konu dinsel zemine dökülmeden tıpkı saç uzatmak, küpe takmak gibi kişi özgürlüğü çerçevesinde ele alınabilir. Böyle yapılmadığına göre, başörtüsü ile ilgili dirençler laiklik ilkesine saldırmanın bir yolu olarak düşünülmektedir. Yani sorun kadın hakları ya da genel olarak insan hakları sorunu olmaktan öte, laik siyasal sistem karşıtlığının ifadesidir.
4
Bu noktada Türkiye'de dini siyasal araç olarak kullananların, bazı simgeler üzerinde ısrarlı olduğunu unutmamak gerekir. Başörtüsü modellerinin son yıllardaki değişimi de dikkate alınırsa, geleneksel örtünme biçiminden ne kadar farklı olduğunu görebiliriz. Bu tespitlerin sonucunda türbanlı kadınların çoğunluğunun, sisteme karşı siyasal taleplerin sözcülüğünü yaptığını söyleyebiliriz. Laikliğe karşı dirençlerde bir adım oluşturan başörtüsü söyleminin arkasındaki talepleri de göz ardı etmek mümkün değildir.
5
Günümüzde kadınların sorunları 'tam ve eşit insan olma' üst başlığı altında toplanmaktadır. Çünkü insan türünün yarısı olan kadınlar, özel alan içinde muhafaza edildikleri sürece, hakları da ihmal edilmiştir. Günümüzde demokratik ülkelerde kadınlar, genelde hukuken eşit olarak değerlendirilmekteyse de, fırsat eşitliğine sahip değildirler ve kadının insan hakları ihlallerine dünya genelinde rastlanmaktadır. Bunlar, ekonomik olanaklara ve eğitime ulaşmada eşitsizlik, karar mekanizmalarından dışlanma, üreme haklarının ihlali, şiddete maruz kalma gibi ihlallerdir. Kadınların sorunları aslında ortaktır, soruda belirtilen ayırım, yapay bir ayrımdır. Kadınlar eşit birey olma savaşımı içindedir.
6
Türbanı tek başına ülkenin gündeminden çıkaramayız. Zira siyasiler uzun yıllardır türbanı simgeleştirmişlerdir. Sorun, kadına geleneksel bakış açısının değişmesi ve Atatürk Devrimi ile kurulan Cumhuriyetin temel ilkelerinin toplumsal temellerinin sağlamlaştırılması ile çözülecektir. Türkiye'de modernleşme Atatürk Devrimi'nin bir sonucu olup, Batı'nın geçirdiği Rönesans'ı, reformu, sanayi devrimini ve kentleşmeyi içine alan evrim yaşanmamıştır. Türkiye'de modernleşme sürecinde, toplumun bir kesimi yenilikleri benimserken, bir diğer kesimi de yeniliklere kuşku ile bakmaya devam etmektedir. Tutucu sosyal güçler, hızla değişen topluma yabancılaşmalarından duydukları rahatsızlığı da laikliğe bağlamaktadırlar. Oysa laiklik, farklı dinde, farklı inançta insanların barışçı birliktelik içinde bulunmasını sağlar. Çağdaş devletlerdeki gibi, ekonomik ve sosyal sorunlarını çözmüş, sanayileşme ve kentleşmeyi gerçekleştirmiş, sosyal refah devleti niteliğindeki Türkiye'de din de, siyasal alandan uzaklaşarak asıl yerine, ruhani alana çekilebilecektir / Nilüfer Kas

3.12.06

POLİTİKAM

Ülkemizde politikanın üç temel dinamiği olarak taraf bulan sistemlerin, kendi penceremden görünen özeti aşağıdaki gibidir:

1-Sosyalizm, bu ülkenin insanlarına su, hava ve ekmek kadar acil ihtiyaçtır.
Sosyalizm’in doğası: su, hava ve ekmeği herkese kolay erişilir kılmak değil midir. Sömürüyü, cahilliği ve kaderi ortadan kaldırdığımızda, sosyalizm otomatiğe bağlanmış olacaktır. Bu üç öğe kolay kaldırılamayacağından, stratejiyi doğru seçmek öncelik kazanacaktır.
Sosyalizmin temel yorumu değil de, mücadele stratejisi konusunda, sol kadroların farklı görüşteki inatları yüzünden, zaman mevcut düzenlerin lehine işlemektedir.
"Ya hep ya hiç" diyenler, "süreç içerisinde ne koparırsak kardır" diyenler, tamamen umutsuzluktan dolayı fikren teslim olanlar...vs. yüzünden, bir adım yol alınamamaktadır.

2-Hz. Muhammed'i islam dini dolayısıyla ona bağlı şeriat sisteminin fikir anası, yaşadığı zamanın akıllı bir devrimcisi olarak görmekteyim. Kullandığı yöntemlerin “rajonunu”, çağdaşlarının nabzına (belki haklı olarak) uydurduğuna inanıyorum.
Böyle de olsa, kendi çağında uygarlığa önemli kazanımlar sağladığını düşünüyorum. Yenilenmede esneklik özelliği olmadığından, doğal değişimler karşısında kırılgan ve iddiasız olduğunu düşünüyorum.
Dinler, genellikle eğitim oranı düşük, kendini evrenden yarı yarıya soyutlamış insan topluluğunda yer edinebilmiştir ancak. Tarihte ve hala günümüzde de, insan emeğini sömürmeyi kolaylaştıran bir yapıya sahip olduğundan, aynı zamanda yapay mutluluk üreten, gerçekte mutsuzluk kaynağı haline gelen bir sistem olagelmiştir.
3-Mustafa Kemal Atatürk’ü, devrime (değişime) gebe olan Osmanlı düzeninden,“Çağdaş Cumhuriyet”i sezeryanla doğurtan bir Doktor olarak görmekteyim. Yaşadığı devrin koşulları karşısında, pragmatist davranışı “köprüden geçene kadar”ki stratejisi olsa da, yol açtığı sistemin dengelerini sermaye lehine kurguladığından, SİTEM ediyorum.
En önmlisi de, ülkemizde sosyalizmin halk tarafından anlaşılabilmesi için, -en azından ilke olarak- bir önceki (Osmanlı) düzeninden daha üretken bir anayapıya sahip olması önemini artırmaktadır.
Yine de teokrasinin açmazlarından kurtarıp, daha ileri bir sisteme liderlik ettiği için, saygıyla anıyorum.
&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&
zihni örer

30.9.06

KÜBA'DA SOSYALİZM PRATİĞİ

Yarım yüzyıldır süren katı bir ambargo ve ekonomik rekabet koşulları altında, Küba’daki okur yazarlık oranı bir yılda, diğer Latin Amerika ülkelerinin ve ABD’nin kırk yıldır ulaşamadığı bir seviyeye yükseltildi.

Ülkenin çocuklarının %100’üne ücretsiz eğitim sağlandı.

Okullardaki devamlılık oranı yarımküredeki en yüksek seviyedir; bu oran anaokulu ve dokuzuncu sınıf arasında %99’dur.

Ortaokul öğrencileri, anadil ve matematik bilgisi alanında dünyada birinci sırada gelmektedir.

Ülkemiz aynı zamanda, dünyada, en fazla öğretmen ve sınıf başına düşen öğrenci sayısında da birinci sıradadır.

Fiziksel veya zihinsel yetenekleri olan bütün öğrenciler bu alanlara özel okullara alınır.

Bilgisayar eğitimi ve görsel-işitsel metotların kullanımı, hem şehirlerde hem de köylerde bütün çocukların, gençlerin ve yetişkinlerin hizmetine sunulmuştur.

Dünyada ilk kez, daha önce eğitim almamış ve çalışmamış, 17-30 yaşları arasındaki bütün insanlara, bir yandan maddi destek verilirken diğer yandan yeniden eğitim görme fırsatı tanınmıştır.

Bütün vatandaşlarımız, anaokulundan doktora eğitimine kadar her tür eğitim hizmetini tek kuruş ödemeden alabilmektedir.

Bugün ülkemizdeki üniversite mezunu, aydın ve profesyonel sanatçı sayısı Devrim’den öncekinin 30 katıdır.

Bugün ortalama bir Küba vatandaşı, en az 9 yıl eğitim almaktadır.

Kasıtlı cahil bırakma diye bir şey Küba’da yoktur.

Ülkenin dört bir yanında sanatçıların yetiştirilmesi için kurulmuş sanat okulları ve buralarda çalışan sanat öğretmenleri vardır; bu okullarda 20,000’den fazla genç insan yeteneklerini geliştirmektedir. Bunun aynını on binlerce genç insan meslek okullarında yapmakta ve sonra da profesyonel eğitimine devam etmektedir.

Üniversite kampusları giderek ülkenin bütün kasabalarına yayılmaktadır. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir eğitsel ve kültürel devrim olmamıştır, Marti’nin “kültür olmadan özgürlük olmaz” inancına da sadık kalarak, yakında Küba bilgi ve kültür alanında dünyadaki en iyi dereceye ulaşacaktır.

Ölü bebek doğumu oranı binde 60’tan, binde 6 – 6.5 seviyesine düşürülmüştür. Bu oran, Patagonya’dan ABD’ye, yarımküredeki en düşük orandır.

Ortalama yaşam süresi 15 yıl artmıştır.

Çocuk felci, sıtma, neonatal tetanos, difteri, kızamık, kızamıkçık, kabakulak, boğmaca, dang gibi bulaşıcı hastalıklar yok edilmiş; tetanos, meningokok menenjit, hepatit B, homofil menenjit ve tüberküloz tamamen kontrol altına alınmıştır.

Bugün ülkemizde başlıca ölüm nedenleri çok gelişmiş ülkelerle aynıdır; kadiyovasküler hastalıklar, kanser, kazalar ve benzeri, ancak bizde daha az vaka görülmektedir.

Önemli bir yenilik de çok yakında yapılacaktır; tıbbi hizmetler halkımıza daha yakın yerlere taşınacak, sağlık merkezlerine giriş kolaylaştırılacak, böylece daha fazla hayat kurtarılacaktır.

Genetik, doğum öncesi veya doğum sırasındaki nedenlerden kaynaklanan sorunları en aza indirmek için yapılan araştırmalar sürmektedir.

Küba bugün, kişi başına düşen en fazla doktor sayısına ve en yakın takipçisinin iki katı kadar doktora sahiptir.

Araştırma merkezlerimiz, en ciddi hastalıkların tedavisini bulmak için aralıksız çalışmaktadır.

Kübalılar dünyadaki en iyi sağlık sistemine sahiptir ve ilerde de bütün sağlık hizmetlerini ücretsiz almaya devam edeceklerdir.

Sosyal güvenlik halkımızın tamamını kapsamaktadır.

Küba’da insanların %85’i ev sahibidir ve bunun için vergi veya benzeri bir şey ödemezler. Geri kalan %15 sembolik bir ücret olarak, maaşlarının %10’unu ödemektedir.

Yasadışı uyuşturucu kullanımı nüfusun önemsiz bir kısmını içermektedir ve bununla kararlı bir biçimde mücadele edilmektedir.

Kimsenin umudunu şansa bağlamaması için piyango ve bunun gibi kumar oyunları Devrim’in ilk yıllarından itibaren yasaklanmıştır.

Küba televizyonlarında, radyolarında veya yazılı basınında hiçbir ticari reklam yayınlanmaz. Bunun yerine, sağlık, eğitim, kültür, beden eğitimi, spor, hobiler, çevreyi koruma ile ve uyuşturucu, trafik kazaları ve diğer sosyal sorunlarla ilgili anonslar yapılır. Bizim medyamız eğitir, zehirlemez veya yabancılaştırmaz. Bizim medyamız ahlaksızca tüketen toplumları yüceltmez.

Heykeller, resmi fotoğraflar, sokak veya kurum adları gibi yaşayan devrimcileri kültleştirme gibi bir şeye rastlanmaz. Bu ülkenin liderleri insandır, ilah değil.

Bizim ülkemizde, paramiliter güçler veya ölüm timleri yoktur, insanlara karşı şiddet asla kullanılmamıştır. Yargısız infazlar veya işkence gibi şeyler asla söz konusu değildir. Bu ülkenin insanları daima kitlelerle Devrim’in getirdiği yenilikleri desteklemiştir. Bugünkü kutlama da bunun kanıtıdır.

Bugüne kadar başarılanlar açısından ülkemiz dünyanın geri kalanından aydınlık yıllarla ayrılır. Yurtiçinde ve yurtdışında insanlar ve halklar arasında kardeşliği ve dayanışmayı destekliyoruz.

Yeni kuşaklar ve bütün insanlar çevreyi koruma gerekliliği konusunda eğitiliyorlar. Medya, çevre bilinci aşılamak için kullanılıyor.

Ülkemiz, kültürel kimliğini inançla savunuyor, bir tarafın iyi niteliklerini kültürüne katarken bozucu, yabancılaştırıcı ve aşağılayıcı olan her şeye karşı da savaşıyor.

Sağlıklı bir toplumun geliştirilmesi, amatör sporun teşvik edilmesi, halkımızı madalyalar ve takdirlerle dünyanın en üst sıralarına taşımıştır.

Halkımızın ve tüm insanlığın hizmetinde olan bilimsel araştırmalar, birkaç yüz katına çıkmıştır. Bu çabaların sonucunda, önemli ilaçlar Küba’da ve diğer ülkelerde hayat kurtarmaktadır.

Küba asla biyolojik silah geliştirme girişiminde bulunmamıştır, çünkü bu bizim geçmişte ve gelecekte bilimsel personelin eğitiminde temel aldığımız ve alacağımız ilkelerle ve felsefeyle tamamen çelişir.


devamı BURADA

25.9.06

"para ve meta fetişizmi"

ekonomi-politik'ten

- PARANIN SERMAYEYE DÖNÜŞMESİ

Sermayenin Genel Formülü


Paranın kendisi, sermaye değildir. Bildiğimiz gibi, kapitalizmin doğuşundan çok önce de para vardı. Para, meta üretiminin ancak belirli bir aşamasında sermayeye dönüştü. Kapitalizmden önce M--P--M (meta-para-meta) formülü ile ifade edilebilen meta dolaşımı, yani başka bir meta almak için bir meta satma şeklinde dolaşım vardı. Sermayenin hareketi şu formül ile gösterildi: P--M--P (para-meta-para), yani satmak için satın almak.
M--P--M formülü, basit meta üretiminin ayırıcı özelliğidir. Burada bir meta, para aracılığı ile başka bir meta karşılığı değişilmiştir. Para, değişime sermaye olarak değil yalnızca aracı olarak katılır. Meta değişiminin amacı açıktır. Örneğin, kunduracı, yaptığı kunduraları ekmek alabilmek için satar. Bir kullanım-değerinin, başka bir kullanım-değeri karşılığında değişimi para aracılığıyla olur.
P--M-*P formülünün niteliği büsbütün başkadır. Bu durumda para, bir hareket noktasıdır. Paradan, satmak için satınalma aracı olarak yararlanılır. Yani para, sermaye sıfatıyla görev yapıyor demektir. Kapitalist, parayla, şu ya da bu metaı yeniden paraya çevirmek üzere satın alır. Burada hareket ve amaç noktaları birbirine uygundur: başlangıçta kapitalistin parası vardı ve sonunda gene kendisine para kalmıştır.
Ama kapitaliste, bu hareketin sonunda, işe başladığı andaki kadar para kalsaydı, sermayenin hareketi anlamsız olurdu. Sermayenin varlığının bütün anlamı, dolaşım sonunda, başlangıçta sahip olduğu paradan daha fazla bir paraya sahip olmasındadır. Her kapitalistin bütün çabasının son amacı, kar elde etmektir. Bu nedenle, kapitalist düzende [sayfa 72] parasal hareketi, Marx, sermayenin genel formülü dediği şu formülle ifade eder: P--M--P üzeri 1; burada P üzeri 1 başlangıçtaki paradan herhangi bir fazlalığı da içerir. Başlangıçtaki tutara göre bu artı, ya da fazlalığa Marx, artı-değer adını vermiştir. Artı-değeri "a" harfi ile simgeliyoruz.
Metaların dolaşımında, paradan, kapitalistler, aracı olmak bakımından değil, bir kazanç ve zenginleşme aracı olarak yararlanmışlardır. Kapitalizmde, paranın bu hareketi sınırsız hale gelir ve para kendi hareket süreci içinde, kendini artırma yetisi kazanır. Kendiliğinden büyüyen değer, ya da artı-değeri yaratan değer, sermaye adını alır.
Sermaye nasıl büyür? Dolaşım alanında, alım-satımda büyüyebilir mi? Sorunu böyle ele almak yanlıştır. Çünkü alım-satım işlemleri (yani dolaşım alanında), eşdeğerlerin değişimi, aynı büyüklükteki değerlerin değişimi rol oynar. O takdirde, bütün satıcılar, kendi metalarını, değerlerinden fazla bir fiyata satabilseler, diyelim ki; bu fazlalık %10 olsa, alıcı olarak, kendileri de satıcıya %10 bir fazla ödemek zorundadırlar. Böylece meta sahipleri, satıcı olarak kazandıkları kadarını, alıcı olarak kaybederler. Oysa, bütün kapitalist sınıf, kendisine ait sermayeyi artırır.
Kapitalist, bütün metaları kendi değerlerine alıp kendi değerlerine satarsa, artı-değeri nasıl sağlar?
Sermayenin formülünde, iki öğe temsil edilir: para ve meta. Bundan dolayı, değerin çoğalması, ancak metada ya da parada olacak bir değişikliğin sonucu ortaya çıkabilir. Ama bilindiği gibi, para, kendi kendine değerini değiştiremez ve kendiliğinden çoğalamaz. Bunun içindir ki, değerin çoğalmasının kaynağı, metada aranmalıdır.
Paranın sermayeye dönüşmesi için kapitalist, pazarda, satış sonunda, fiilen sahip olduğu değerin üstünde bir değer yaratan bir meta bulmalıdır. Kapitalist böyle bir metaı pazarda bulmuştur: bu, emek-gücüdür.....

Marx'ın özellikle "para ve meta fetişizmi" çözümlemeleri dikkatli okunduğunda görülmektedir ki, paranın karşılık geldiği "toplumsal ilişkilerin cebimizde taşıdığımız gücü", onun aslında sahip olmadığı bir gücü barındırması, yani fetiş karakteri, toplumun dışına çıkılıp, ancak ıssız bir adaya düşüldüğünde son bulmaktadır. Ya da kapitalizm içerisinde hiç bir iktisadi üretim sürecini koruyamamış olan feodalizm yine de ideolojisini sürdürmeye devam etmektedir. Bu nasıl olmaktadır? Bu sorunun tek bir yanıtı vardır; o da ideolojinin tanımının "insan ilişkilerinin biçimi" olarak sivriltilmesinden geçmektedir, ancak böylece mümkündür.
(öncesi ve devamı başlıkta)